Kitobni o'qish: «Peygamberler Tarihi ve Hz. Muhammed’in Hayatı»

Shrift:

ÖNSÖZ

AHMET CEVDET PAŞA

19. yüzyıl Osmanlı Devleti’nin siyasi, idari, ilmî ve kültürel hayatında etkili olmuş önemli bir devlet adamı olmasının yanı sıra ilmî yönüyle de ön plana çıkmış bir şahsiyettir. Yaşamış olduğu dönemin en büyük ilim adamlarından biri olarak kabul edilen Ahmet Cevdet Paşa; tarihçi, hukukçu, mütefekkir, edip, eğitimci ve sosyolog vasıflarıyla ön plana çıkmıştır. Çok yönlü bir ilim adamı olan Ahmet Cevdet Paşa’nın müverrih vasfı onun fikir hayatının kaynağını oluşturmuştur. Tarih sahasında müverrihlik sıfatıyla ön plana çıkmış, klasik Osmanlı tarihçiliğine yeni bir bakış açısı getirmiştir. Tarihçilik, tarih felsefesi ve metodolojisi açısından eski vakanüvis tarihlerinden farklı, yeni bir anlayışın yolunu açmıştır. Yazmış olduğu eserlerde tarihçiliğin önemli ilkelerinin genelini uygulamıştır; bu nedenledir ki kitapları her dönem için kabul ve takdir görmüştür.

Ahmet Cevdet Paşa tarihçiliğinin yanı sıra hukukçu yönü ile de ön plana çıkmıştır. Hukuk alanında yapmış olduğu en önemli çalışma mecellenin hazırlanmasında üstlenmiş olduğu görevdir. Mecelleyi tanzim ederken İslam hukukunu, şekli yönüyle Batı prensiplerini uygularken, özünde şeri prensiplere bağlı kalmayı uygun gören bir hukuk anlayışıyla ve sağlam bir dille kitaplaştırmıştır. Tanzimat Devri’nin önde gelen şahsiyetlerinden olan Ahmet Cevdet Paşa, Türk- İslam ilim âleminin önemli simalarından olmasının yanı sıra, büyük bir devlet adamı olarak da kabul görmüştür. Osmanlı Devleti’nde önemli kademelerde görevler yapmış ve politikalara yön vermiştir.

HAYATI

26-27 Mart 1823 tarihinde bugünkü Bulgaristan’ın Lofça kasabasında doğmuştur. Asıl adı Ahmet olup Cevdet mahlası, İstanbul’da öğrenim gördüğü sırada Şair Süleyman Fehmi Efendi tarafından kendisine verilmiştir. Babası Lofça ileri gelenlerinden İsmail Ağa’dır. Annesi, aynı kasabada yaşayan Topuzoğlu ailesinden Ayşe Sümbül Hanım’dır. Küçük yaşta ailesinin teşviki ile Lofça Müftüsü Hafız Ömer Efendi’den Arapça öğrenerek öğrenim hayatına başlamıştır. Lofça’da ilkokula devam etmiş ve ayrıca Kadı Naibi Hacı Eşref Efendi ve Müftü Hafız Mehmet Efendi’den özel dersler almıştır. Kısa sürede İslami ilimler ile ilgili kitapları okuyacak seviyeye gelmiş ve bir müddet müftünün yanında müsevvidlik görevini yapmıştır. 1839 yılında on yedi yaşında iken dedesi tarafından ilim tahsili için İstanbul’a gönderilmiştir. İstanbul’da medrese tahsiline devam etmiş ve dönemin önemli ilmî şahsiyetlerinden dersler almıştır. Fatih Medresesinde tefsir, hadis, mantık, âdab ve kelam derslerine devam etmiştir. Tatil günlerinde ise felsefe, hesap, hendese, cebir, astronomi ve coğrafya gibi beşerî ilimler konusunda dersler almıştır. Murat Molla Tekkesi şeyhi Mehmet Murat Efendi’den ve Şair Süleyman Fehmi Efendi’den Farsça dersi almıştır. Burada Mesnevi dersleri de okumuş ve Mesnevihanlık icazeti almıştır.

Ahmet Cevdet Paşa ilim tahsilinin yanı sıra dönemin tanınmış mutasavvıflarından Kuşadalı İbrahim Efendi’nin sohbetlerine katılmıştır. Tasavvuf ve edebiyatın önemli eserlerini okuyarak bilgi eksikliğini gidermiş, şiir ve edebiyat alanında çalışmalara başlamıştır. Genç yaşta icazet almış, Fatih Camii’nde Gelenbevi’nin “Burhan”ını ve Dülgeroğlu Camii’nde de “Kadımir” okutmaya başlamıştır. Talebeleri arasında yaşça kendisinden büyük olanlar da yer almıştır.

1843 yılında yirmi bir yaşında iken Hamidiye Medresesi imtihanına girmiş ve maaşa bağlanmıştır. Devlet hizmetine 1844’te Rumeli Kazaskerliğine bağlı Premedi kazası kadılığı ile başlamıştır. 29 Haziran 1845’te İstanbul Müdderisliği Ruusu’nu kazanmıştır. Sadrazam Reşit Paşa, tasarladığı kanunları ve nizamları hazırlamak üzere gerekli dinî malumatı almak için Meşihat Kurumundan aydın bir din adamı istemiştir. Meşihat Kurumu, Ahmet Cevdet Efendi’yi görevlendirmiştir. Böylece Reşit Paşa onu yakından tanımış ve takdir etmiştir. 1848 yılında Sadrazam Mustafa Reşit Paşa’nın bir talimatını bildirmek üzere Bükreş’te bulunan Keçecizade Fuat Paşa’nın yanına gönderilmiştir. 10 Nisan 1849 tarihinde “Hareket-i Hariç” rütbesini almıştır. 14 Ağustos 1850 tarihinde Meclis-i Marif-i Umumiye azalığı ve Darülmuallimin müdürlüğüne tayin olmuştur. Daha sonra Fuat Paşa, Bursa kaplıcalarına gittiğinde Ahmet Cevdet Efendi’yi de birlikte götürmüş ve burada “Kavaid-i Osmaniye”yi birlikte hazırlamışlardır. 1851 yılında Encümen-i Daniş üyeliğine seçilmiş, yeniden kaleme aldığı “Kavaid-i Osmaniye”yi Padişah Abdülmecid’e sunmuştur. Bu çalışması nedeniyle derecesi “Hareket-i altmışlı”ya yükseltilmiştir. 1853 yılında bir mazbata ile 1774-1826 dönemi Osmanlı tarihini yazmakla görevlendirilmiştir. Bir yıl sonra yazmış olduğu tarihin üç cildini tamamlayarak padişaha takdim etmiştir. Bunun üzerine kendisine “Müsille-i Süleymaniye” derecesi verilmiştir.

1852 yılında Mısır’da Hidiv Ailesi arasındaki bazı ihtilafları halletmek için Fuat Paşa Mısır’a gittiğinde, yanında Ahmet Cevdet Efendiyi de götürmüştür. 1855’te vakanüvis olarak atanmıştır. Bu görevini 1865 yılına kadar sürdürmüştür. Bu dönemde tarih kitabını yazmanın yanı sıra siyasi olayları anlatan “Tezakir-i Cevdet”i kaleme almıştır. Ahmet Cevdet Efendi devlet kademelerinde ilerlemesinin yanı sıra ilmî sahada da yükselmeye devam etmiştir. 9 Ocak 1856 tarihinde mevleviyet derecesindeki Galata kadılığına getirilmiştir. 9 Aralık 1856 tarihinde Mekke-i Mükerreme kadılığı, 21 Ocak 1861’de İstanbul kadılığı payesini almıştır. 1857’de Sadrazam Kıbrıslı Mehmet Paşa ile Rumeli’ye teftişe çıkmıştır. 1861’de İşkodra’da meydana gelen isyanı bastırmak üzere “Memuriyet-i Fevkalade” ile görevlendirilmiştir. 24 Haziran 1863’te Anadolu kazaskerliği payesini almıştır. 1863 yılında Bosna Eyaleti’ni teftiş ile görevlendirmiş burada gerekli ıslahatları gerçekleştirmiş ve masrafı bölge halkı tarafından karşılanmak üzere iki alay asker tanzim etmiştir. Buradaki başarılarından dolayı ikinci rütbeden Nişan-ı Osmanî ile mükâfatlandırılmıştır. 1864 yılında Kozan tarafına gönderilmiş ve 6 ay süre ile bu bölgede ıslahat çalışmalarını yürütmüştür.

1862 yılında Ahmet Cevdet Efendi’nin şeyhülislamlık görevine getirilmesi düşünülmüş fakat rakiplerinin aleyhinde propagandası nedeniyle bu göreve atanamamıştır. Bu dönemde Ahmet Cevdet Efendi’nin ilmiye sınıfından mülkiyeye nakledilmesine karar verilmiştir. 13 Ocak 1866 tarihinde kazaskerlik payesi vezarete dönüştürülmüştür. Böylece “efendilik”ten alınıp “paşa”lığa geçirilmesi şeklindeki değişiklik, onun çok da hoşuna gitmemiştir.

Ahmet Cevdet Paşa 1866 yılında Maraş, Urfa, Zor sancakları ve Adana Eyaleti’nin birleştirilmesi sonucu oluşturulan Halep valiliği görevine getirilmiştir. 1867 yılında Şuray-ı Devlet ile beraber teşkil olunan Divan-ı Ahkâm-ı Adliye başkanlığına tayin edilmiştir. Bu divanın nezarete dönüştürülmesi sonucu adliye nazırı olmuştur. Bu dönemde Nizami Mahkemeler Teşkilatı’nı kurarak, bununla ilgili kanun ve nizamnameleri hazırlamıştır. Bu dönemde kendisi tarafından teklif edilen görüş çerçevesinde; Hanefi fıkhına dayalı bir kanun kitabının hazırlanması çalışmaları başlamıştır. Babıali’de oluşturulan Mecelle-i Ahkâm-ı Aliye Cemiyeti’nin başkanlığına getirilmiştir. İki sene içerisinde Mecelle’nin dört kitabını hazırlayıp neşretmiştir. 1870 yılında beşinci kitabı hazırlarken bu komisyonun başkanlığından alınmış ve Bursa valiliğine tayin edilmiştir. Fakat kısa bir süre sonra bu görevinden de alınmıştır. Ahmet Cevdet Paşa’dan sonra Mecelle-i Ahkâm-ı Aliye Cemiyeti’nin başkanlığına Gerdankıran Ömer Efendi getirilmiştir. Cemiyetin bu dönemde çıkartmış olduğu altıncı kitap büyük tenkitlere uğramıştır. Bunun üzerine Ahmet Cevdet Paşa tekrar cemiyetin başkanlığına getirilmiştir. Sekizinci kitabın hazırlandığı dönemde kısa bir süre bu görevinden alınarak Maraş Valiliğine tayin edilmiş fakat on sekiz gün sonra tekrar Divan-ı Ahkâm-ı Adliye üyeliğine ve Mecelle encümeni başkanlığına getirilmiştir. 1873 yılında Şuray-ı Devlet azalığına daha sonra da Evkaf nazırlığına getirilmiştir. Aynı yıl Maarif nazırlığına getirilmiş ve bu görevde iken reform niteliğindeki düzenlemeleri yürürlüğe koymuştur. Nur-ı Osmaniye Camii avlusunda modern usullere göre eğitim verecek “iptidaiye” adında bir ilkokul açmıştır. Darülmuallimin teşkilatı ise sıbyan, rüştiye ve idadi olmak üzere üç bölüme ayrılmıştır.

Yine bu dönemde öğretmenlerden karma bir komisyon oluşturularak, ilkokullardan yüksekokullara kadar ders programları ve kitaplar hazırlattırılmıştır. Komisyon tarafından kendisine verilmiş olan “Kavaid-i Türkiye”, “Miyar-ı Sedâd”, “Âdab-ı Sedâd”, adlarıyla okullar için üç adet ders kitabı yazmıştır. “Kısas-ı Enbiya” adlı eserinin bir kısmını da Maarif nazırı olduğu dönemde yazmıştır. 1874’te Şuray-ı Devlet başkan yardımcılığına tayin olmuştur. 2 Kasım 1874 tarihinde Yanya valiliğine atanmıştır. 1875’te ikinci defa Maarif nazırı, daha sonrada Adliye nazırlığına getirilmiştir. Adliye nazırı iken Ticaret Nezaretine bağlı ticaret mahkemelerini Adliye Nezaretine bağlamıştır. 1876 yılında Rumeli teftişi ile görevlendirilmiş, döndüğünde nazırılık görevinden azledilmiştir. Suriye valiliğine atanmış fakat görevine başlamadan buradan alınıp üçüncü defa Maarif nazırlığına getirilmiştir. Daha sonra Adliye nazırlığına getirilen Ahmet Cevdet Paşa, bu dönemde Mecelle’yi tamamlamıştır. 1877’de Dâhiliye nazırı olmuş, 1878’de ise ikinci defa Suriye valiliğine atanmıştır. 1877 yılının Zilhicce ayında Ticaret ve Ziraat nazırı olmuştur. Haziran 1879 tarihinde Tunuslu Hayrettin Paşa’nın sadrazamlıktan istifası nedeniyle on gün süre ile bu görevi vekâleten yürütmüştür. 30 Kasım 1882 tarihinde Adliye nazırlığından ayrılmış ve üç yıl kadar resmî bir görev üstlenmemiştir. Bu dönemde “Tarih-i Cevdet”i tamamlamıştır. 11 Haziran 1886 tarihinde tekrar Adliye nazırlığına getirilmiş fakat kısa bir süre sonra bu görevinden ayrılmıştır. 1890’da ll. Abdülhamit tarafından Meclis-i Vükela üyeliğine getirilmiştir. Bundan sonraki dönemde resmî bir görev almayan Ahmet Cevdet Paşa ilmî çalışmalarına önem vermiştir. 26 Mayıs 1895 tarihinde İstanbul Bebek’teki yalısında vefat etmiştir. Fatih Sultan Mehmet Türbesi haziresine defnedilmiştir.

İLMÎ KİŞİLİĞİ VE TARİHÇİLİĞİ

Ahmet Cevdet Paşa, Osmanlı kurum ve kuruluşlarına yeniden şekil verilmesi konusunda çalışmaların başladığı, farklı fikirlerin tartışıldığı bir dönemde yaşamıştır. Gelenekçi Türk-İslam kültürü ile yenilikçi Batı arasında senteze varmaya çalışmış, Osmanlı kurumlarının İslami esaslara dayandığını dikkate alarak her yönü ile Batılılaşmanın hem yanlış hem de imkânsız olduğunu düşünmüştür. Bu nedenle Batı taklitçiliğine ve maddeci felsefeye şiddetle karşı çıkmıştır. Ahmet Cevdet Paşa bütün icraatlarında Osmanlıcı-İslamcılığı sürdürmekle birlikte, metot olarak yenilikçiliği benimsemiştir. Batı âleminin pozitif bilimler, teknik ve yönetim alanlarındaki üstünlüğünü kabul etmiş ve Osmanlı kurumlarının bu yönleri ile Batı tarzında ıslahını savunmuştur. Avrupa kanunlarının ve kurumlarının olduğu gibi alınmasına şiddetle karşı çıkmış, İslami geleneklerin korunması gerektiğini savunmuştur. Bu bağlamda Avrupa’dan kanunların tercüme edilip alınması fikrini tasvip etmemiştir.

Ahmet Cevdet Paşa Osmanlı Devleti’nin buhranlı bir döneminde yaşamış bir devlet adamıdır. Onun yegâne gayesi, çöküş sürecine girmiş olan devleti kurtarmak ve bu yönde çaba harcamak olmuştur. Bu hedefini gerçekleştirmek için hem devlet yönetimindeki görevlerinde hem de ilmî çalışmalarıyla büyük gayret göstermiştir.

Âlim, edip,hukukçu, tarihçi olduğu kadar iyi bir devlet adamı olan Ahmet Cevdet Paşa’nın resmî görevleri onun ilmî cephesi için kayıp olmuştur. Fakat memlekete idari görevler yoluyla da önemli ve unutulmaz hizmetler yapmıştır. Döneminin önde gelen ilmî şahsiyetlerinden olan Ahmet Cevdet Paşa, İslami ilimlerle birlikte Arapça ve Farsçayı çok iyi bir şekilde öğrenmiş, Emin Efendi adındaki bir hocadan Fransızca dersleri de almıştır. Böylece hem Doğu hem de Batı medeniyetlerini öğrenme ve değerlendirme imkânını elde etmiştir.

Ahmet Cevdet Paşa, pek çok vasfının yanı sıra özellikle tarihe dair çalışmalarıyla Osmanlı tarihçiliğine yeni bir bakış açısı getirmiştir. Tarihçilik, tarih felsefesi, metodolojisi bakımından eski vakanüvis tarihinden farklı, yeni bir anlayış ortaya koymuştur. İslam tarihçiliğinin ilmî tarihçilik ekolünü takip etmiş fakat bunun yanı sıra İran tarzı edebî tarihçilikle ahenkli bir terkibi gerçekleştirmiştir. Böylece eski tarihçilik ile yenisi arasında bir köprü görevi görmüştür. Ona göre tarihten beklenen, sadece bir olayın falan tarihte gerçekleştiğini bilmek değildir. Tarihten asıl amaç olayların doğruluk ve yanlışlığını bilmek ve gerçek sebeplerini öğrenerek bundan ders çıkartmaktır. Ona göre devletin yaşayabilmesi için de tarih ilminin önemi büyüktür. Devletlerin nizamlarını koruyabilmelerinin tarih ilmi ile sağlanabileceğini ifade etmiştir. Ahmet Cevdet Paşa tarih çalışmalarında sadece vaka yazarlığı yapmamış olayların arka planındaki sosyal ve ekonomik sebepleri araştırarak bir tarih felsefesi oluşturmuştur.

Tarih felsefesi ve metodolojisi konusunda İbn Haldun’un tesirinde kalmıştır. Ahmet Cevdet Paşa’nın Batılı tarihçilerden ne derece faydalandığı tartışmalı ise de İbn Haldun’un, onun tarihçilik anlayışında önemli bir yer tuttuğu söylenebilir. İbn Haldun’un “beş tavır” nazariyesini Kâtip Çelebi, Müneccimbaşı, Naima gibi Osmanlı tarihçilerine benzer bir şekilde nakletmiş ve bütün devletler gibi Osmanlı Devleti’nin de kuruluş, yükseliş, duraklama, gerileme ve çöküş dönemlerinden geçeceğini fakat diğer Osmanlı tarihçileri gibi bunun değiştirilebileceğine dair kanaatini belirtmiştir. Osmanlı Devleti’nin gerilemesini, yükselme dönemindeki sınırlarının geniş olmasına bağlamış, fakat uzağı gören devlet adamları sayesinde devletin ömrünün uzatılabileceğini, hatta yeniden canlandırılabileceği fikrini savunmuştur.

Ahmet Cevdet Paşa tarihe dair eserlerinde kaynakları titizlikle değerlendirmiş ve bazılarını eleştirmiştir. Olayların sadece cereyan ediş şekillerini anlatmamış, aralarındaki sebep-sonuç ilişkilerini ortaya koyarak değerlendirmiştir. Ahmet Cevdet Paşa, İbn Haldun’un ısrarla üzerinde durmuş olduğu olaylarda sebep sonuç ilişkilerinin göz önünde bulundurulması ve değerlendirilmesi prensibini çalışmalarında uygulamıştır. Osmanlı Devleti’nin çöküşünün 17. yüzyıldan başladığını, Tanzimat Dönemi ideolojisi paralelinde devletin restorasyona değil, reforma ihtiyacı olduğu görüşünü savunmuştur. Osmanlı tarihini anlayıp değerlendirmek için Avrupa tarihinin de bilinip doğru okunması gerektiğini iddia etmiştir. Kendisinin kitaplarında bu görüş çerçevesinde Avrupa’daki olayları ve kurumları iyi kavrayıp değerlendirdiği anlaşılmaktadır. Ahmet Cevdet Paşa Doğu-Batı mukayesesini yapmış, tarihî çağlar ile ilgili Avrupa’daki görüşleri değerlendirmiştir. Avrupa’daki zamanlama ölçülerinin İslam tarihine uymayacağını belirtmiş, bunun Doğu için İslam öncesi ve sonrası şeklinde ikiye ayrılması gerektiğini, İslam dininin ve hukukunun tarihi kendi şartlarına göre biçimlendirdiğini belirtmiştir.

ESERLERİ

Tarih-i Cevdet

On iki ciltten oluşan bu eser Osmanlı tarihinin 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kadar olan dönemini kapsamaktadır. Eserin kaynakları arasında tarih kitapları, arşiv kayıtları, resmî tezkireler ve hatıralar bulunmaktadır.

Tezakir

Ahmet Cevdet Paşa’nın vakanüvisliği döneminde bizzat kendi-sininde için de bulunduğu olaylara dair tutmuş olduğu notlardan oluşmaktadır. Bu eserinde dönemin siyasi, toplumsal ve ahlaki yönlerini anlatmıştır. Cevdet Paşa’nın dört ciltten oluşan bu eseri dönemin padişahı ve devlet adamlarının takdirini kazanmıştır.

Ma’ruzat

1839-1876 yılları arasındaki olayları içeren bu eser, II. Abdülhamid’in emri ile yazılmıştır. Cevdet Paşa bu eserinin ismini padişaha sunması nedeniyle “Ma’ruzat” olarak koymuştur.

Kırım ve Kafkas Tarihi

Kafkasya’nın tarihî coğrafyası ile burada yaşayan toplulukların etnografyasının yer aldığı bir eserdir.

Belağat-ı Osmaniye

Ahmet Cevdet Paşa’nın okutmuş olduğu edebiyat dersine ait notlardan oluşturulmuş bir eserdir.

Kavaid-i Osmaniye

Ahmet Cevdet Paşa’nın en önemli çalışmalarından biridir. Türkçe ile ilgili yayımanmış ilk gramer kitabıdır.

Divançe-i Cevdet

Gençliğinde yazmış olduğu şiirlerin yer aldığı bir eserdir.

Mecelle-i Ahkâmı Adliye

Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki bir heyet tarafından yazılmıştır. Bütün İslam devletlerinde İslam hukuku alanında hazırlanmış ilk kanun kitabı olma özelliğine sahiptir. Mecelle her ne kadar bir heyet tarafından hazırlanmış ise de eserin maddelerinin yazılmasından tamamlanmasına kadar en büyük pay Ahmet Cevdet Paşa’nın olmuştur.

Ahmet Cevdet Paşa’nın ayrıca, “Medhal-i Kavaid”, “Kavaid-i Türkiyye”, “Miyar-ı Sedad”, “Adab-ı Sedad fi İlmil Âdab”, “Beyanü’l Unvan”, “Takvimü’l Edvar”, “Mecmua-ı Ahmed Cevdet”, “Mecmua-ı Âliye”, “Malumat-ı Nafia” ve “Hulasa-i Te’lifi’l-Kura’an” isimlerinde eserleri mevcuttur. Bunların bir kısmı okullarda ders kitabı olarak okutulmak amacıyla yazılmıştır.

Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa

“Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa”, Ahmet Cevdet Paşa’nın hayatının son dönemlerinde yazmış olduğu bir eserdir. Kitapta Hz. Âdem’den (a.s.) Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kadar olan peygamberlerin kıssaları, İslam dininin ortaya çıkışı, Hz. Muhammed’in hayatı, ilk dört halife dönemi, Emevi, Abbasi dönemleri, Türk-İslam devletleri ve Osmanlı tarihinin bir bölümü yer almaktadır. Eserin tamamı on iki cüzdür. İlk altı cüzü Ahmet Cevdet Paşa’nın sağlığında basılmıştır. Eserin tamamı kızı Fatma Aliye Hanım tarafından 1331(1915) yılında on iki cüz hâlinde yayınlanmıştır.

Eseri diğer İslam tarihi eserlerinden ayıran en önemli özelliği, Osmanlıca olarak son derece açık ve akıcı bir dille yazılmış olmasıdır. Bir tarih kitabı olduğu hâlde, üslubundaki bu akıcılık okuyucuyu kendine bağlar ve âdeta sürükler. Bu yüzdendir ki eser yıllar boyunca çok okunan ve birçok baskısı yapılan bir kitap olmuştur. Bu açıdan eser, dili ve kullanılan üslup bakımından çok sayıda yazar tarafından takdir edilmiştir.

Ancak günümüz şartlarında insanların bu kıymetli eserden iyi faydalanabilmeleri için böyle bir çalışmayı yapma gereği duyduk. Çünkü “Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa” ile ilgili daha evvel yapılmış olan çalışmalara bakıldığında; bir kısmının dil yönünden günümüz Türkçesine göre ağır ve zor anlaşılır olduğu, bir kısmında ise İslam kültür ve tarihinde kullanılagelen bazı terimlerin dahi sadeleştirme ve çevirme yoluna gidildiği görülecektir.

Bu nedenle sadeleştirme yapılırken kitabın aslına sadık kalınarak; günümüzde kullanılan kelimeler ve bazı terimler aynen yazılmıştır. Okuyucunun daha kolay istifade edebilmesi için bazı terimlerin (Tenasûh, Hâcib, Hurûç, Gulat-ı Şia, Bürde-i Şerife… gibi. ilk yazılışlarında anlamları da parantez içinde verilmiştir. Bu şekilde terimler korunarak anlam eksikliğinin önüne geçilmiştir. Aynı şekilde sadeleştirme yapılırken; Kostantiniyye, Re’sül-Ayn, Meyyafarikiyn, Amid, Rıha gibi şehir veya yer isimleri de tarihte kullanıldıkları isimleriyle zikredilmiştir.

Ahmet Cevdet Paşa, kitabının konuları arasında vefat eden önemli şahsiyetlerden de bahsetmiştir. Bunu yaparken devlet adamlarının ve ulemanın kısaca şahsiyetleri, eserleri, inanç ve fikirleri gibi farklı yönlerini de dile getirmiştir. Bu şekilde bazı vefat edenler için kitapta yer alan Arapça dua cümleleri aynen yazılmıştır. Kitapta nadir de olsa bazı cümlelerin anlamı daha iyi anlaşılabilsin diye bir iki kelime eklendiği olmuştur. Bu eseri sadeleştirmede, “Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa”, Kanaat Matbaası, İstanbul-1331 Osmanlıca baskısı esas alınmıştır.

Doç. Dr. Zekeriya Akman

BİRİNCİ BÖLÜM
PEYGAMBERLERİN HAYATI

Hz. Âdem (a.s.)’ın Kıssası

Allah Teâlâ (c.c.) Hazretleri, âlemi yoktan var etti ve Âdem’i de topraktan yarattı. Sonra Âdem’in cesedine ruh üfledi ve “Ona secde ediniz.” diye meleklere emretti. Bütün melekler, Hz. Âdem’e secde ettiler fakat iblis, kibir ve hasedinden dolayı secde etmedi. Bunun üzerine Hak Teâlâ’nın huzurundan kovuldu ve lanetlendi. Kendisine “şeytan-ı racîm” denildi. Bundan dolayı o da Hz. Âdem’e düşman oldu. Ondan sonra Hak Teâlâ Hazretleri, Havva’yı yarattı ve Hz. Âdem’e eş kıldı. İkisini de Cenabı Hak Cennet’e koydu. Onlara, “Yiyiniz, içiniz, fakat şu ağaca yaklaşmayınız” dedi.

Şeytan ise bir yolunu bularak Cennet’e girdi. Âdem ve Havva’nın yanına varıp onlara vesvese verdi. “Rabb’iniz, sizi o ağaçtan niçin menetti biliyor musunuz? Eğer siz ondan yerseniz artık sizin için ölüm olmaz, ebediyen cennette kalırsınız.” diyerek önce Havva’yı ve onun vasıtasıyla Âdem’i aldatıp ikisine de o ağacın meyvesinden yedirdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ Hazretleri, onları cennetten çıkardı ve yeryüzüne indirdi. Hz.Âdem, Hind tarafına; Havva, Cidde’ye düştü. Âdem çok ağladı ve Cenabı Hakk’a yalvardı. Nihayet Cenabı Hak, onun tövbesini kabul buyurdu. “Mekke tarafına git.” diye vahiy gönderdi. Hz. Âdem Aleyhisselam da oraya gidip Havva ile buluştu. Ondan sonra diğer insanlar, onlardan üredi ve nice kavimler ve sınıf sınıf insanlar türedi.

Şeytanın da zürriyeti çoğaldı. Âdem’in evlat ve torunlarını azdırmakla meşgul oldu.

Hz. Âdem’in vefatından sonra peygamberlik oğlu Şit Aleyhisselam’a geldi ve Hak Teâlâ tarafından ona elli sahife nazil oldu. Kâbe’yi ilk olarak taştan bina eden odur.

Hz. İdris (a.s.)’ın Kıssası

Hz. Şit’ten sonra peygamberlik İdris Aleyhisselam’a geldi ve ona da otuz sahife nazil oldu. İlk önce kalem ile yazı yazan ve elbise diken odur. Ondan evvel Âdemoğulları hayvan derisi giyerdi.

İdris Aleyhisselam’a göklerin sırları açılmıştı. Nihayet Cenabı Hak, onu diri iken göğe kaldırdı.

Hz. Nuh (a.s.)’ın Kıssası

Hz. İdris göğe çekildikten sonra Âdemoğulları doğru yoldan ayrıldılar ve putlara tapmaya başladılar. Cenabı Hak, onlara Nuh Aleyhisselam’ı gönderdi. Hz. Nuh, nice yıllar kavmini tevhide (Allah’ın birliğine inanmaya) davet etti. Yalnız oğulları Sam, Ham, Yafes ve hanımları dışında pek az kimse iman etti, diğer insanlar ise kulak asmadı. Hatta kendisinin Yam adında bir oğlu da iman etmeyenlerdendi.

Hz. Nuh Aleyhisselam, kavmine nasihat ettikçe onlar, kendisine eza ve cefa ettiler, onu hakir görüp alay ettiler. Sonunda kendisine ümitsizlik geldi ve onlara beddua etti. Duası kabul oldu ve “Bir gemi yap!” diye Allah tarafından kendisine vahiy geldi.

Hz. Nuh, kırda, sudan uzak bir yerde gemi yapmaya başladı. Kavmi, oradan geçerken onunla eğleniyor, “Peygamber idin, dülger oldun!” diyorlardı. O da “Hoş zamanı gelince biz de sizinle eğleniriz.” diyordu.

Gemi bitti, tufan alametleri ortaya çıkmaya başladı. Hz. Nuh, kendisine inananlar ile beraber gemiye bindi ve her çeşit hayvandan birer çift aldı. Her taraftan su yükselmeye başladı. Hz. Nuh, oğlu Yam’ı da gemiye binmesi için çağırdı. “Ben dağa sığınıp kurtulurum.” diye gemiye binmedi. “Bugün Allah’ın merhametinden başka sığınacak yer yoktur.” diye Hz. Nuh, oğluna nasihat ederken araya bir dalga girdi ve Yam boğuldu. Babalık yüreği bu ya, Hazreti Nuh üzülmeye başladı. Ne çare ki Cenabı Hak, bütün müşriklerin helakini irade buyurmuştu. Yam da müşrik olduğundan onlara katıldı.

Tufan her tarafı kapladı. Su, dağları aştı. Yeryüzündeki insanlar ve hayvanların hepsi telef oldu. O durumda Nuh’un gemisi, dağlar gibi büyük dalgalar arasından yüzüyordu. İşte bu şekilde tufanın etkisi, altı ay kadar sürdü. Sonra Allah’ın emri ile yağmurların arkası kesildi ve sular çekildi. Gemi, Cudi Dağı’nın üzerine oturdu ve gemidekiler selamet ile indiler. Âlem, bir başka âlem oldu.

Ondan sonra insanlar, Hazreti Nuh’un üç oğlundan üredi. Onun için Nuh Aleyhisselam’a İkinci Âdem denildi. Arapların, İranlıların ve Rumların babası Sam, Sudan halkının babası Ham ve Türk kabilelerinin babası Yafes’tir.

Âdemoğulları, böyle büyük bir bela görmüşken, sonradan yine azıttılar ve doğru yoldan saptılar. Tevhid-i Bârî’yi unuttular, putlara taptılar. Nitekim detayları aşağıda açıklanacaktır.

Hz. Hud (a.s.)’ın Kıssası

Tufandan sonra Yemen bölgesinde, Hadramut civarında Ahkaf denilen yerde Ad kavmi ortaya çıktı.

O bölgeyi mamur ettiler ve güzel binalar yaptılar fakat doğru yoldan saptılar, putlara taptılar.

Cenabı Hak, onlara Hud Aleyhisselam’ı gönderdi. İçlerinden pek az kimse iman etti. Geri kalanlar ise şirk ve sapıklık içinde kaldı. Allah Teâlâ Hazretleri, onları şiddetli bir rüzgâr ile helaka uğrattı. Hazreti Hud ile ona iman edenler bir yere çekilip kurtuldular.

Hz. Salih (a.s.)’ın Kıssası

Ad kavminden sonra Şam ile Hicaz arasında Hicr denilen yerde Semûd kavmi ortaya çıktı. Onlar da dağları deldiler, taşları oydular, gayet muhkem evler yaptılar fakat onlar da Hak yolundan saptılar. Cenabı Hak, onlara Salih Aleyhisselam’ı gönderdi. O da kavmine büyük mucizeler gösterdi. İçlerinden pek az kimse iman etti. Diğerleri iman etmeyip küfür ve sapıklık içinde kaldılar.

Sonunda gökten bir kuvvetli ses geldi, tamamı helak oldu. Hazreti Salih ile ona iman edenler, Mekke’ye varıp orada ibadet ile meşgul oldular.

Hz. İbrahim (a.s.)’ın Kıssası

Nuh Aleyhisselam’ın çocukları önce Irak bölgesine yerleşmişler ve Fırat nehrine yakın bir yerde Babil şehrini kurmuşlardı.

Sonra içlerinden bir grup ayrılarak, Dicle kenarında ve şimdi Musul dediğimiz şehrin karşı yakasında Ninova şehrini kurmuşlardır.

Babil’in kadim ahalisi olan Nabt kavmi Süryani diliyle konuşurdu. Babil’i başkent yapıp oradan her tarafa hükmederlerdi.

Sonra Ninova’da ortaya çıkan Asur devleti galip geldi. Ninova’yı başkent yaptı ve Babil de oraya tabi oldu.

Daha sonra Babil’de Keldani kavmi kuvvet bulmuş ve Nabt kavminin ilim ve bilgisine vâris olmuştur.

Babil ahalisi arasında Sâbie dini ortaya çıkmıştı ki yıldızlara taparlardı. Cenabı Hak onlara İbrahim Aleyhisselam’ı gönderdi ve ona yirmi sahife indirdi. Hz. İbrahim, kavmini tevhide davet etti. İnanmadıkları gibi, Babil Hükümdarı Nemrûd, onu ateşe attı. Allah onu korudu, ateş onu yakmadı. İbrahim Aleyhisselam selamete erdi. Bazıları bu mucizeyi görüp ona iman etti.

Hazreti İbrahim, müminler ile beraber Şam bölgesine Hicret etti ve Mısır’a gitti. Sonra Kenan iline geldi, orada yerleşti.

Hz. Lut (a.s.)’ın Kıssası

Hz. İbrahim’in kardeşinin oğlu olan Lut Aleyhisselam, onunla beraber Babil bölgesinden Şam tarafına geçmişti. Sodom bölgesine peygamber olarak gönderildi.

Bu bölgenin halkı ise küfür ve fücûr içinde bir halk idi. Yolsuzluk içinde, hiçbir kavmin yapmadığı fuhşiyâtı icra ederlerdi. Hz. Lut, onları doğru yola davet etti, kendisini dinlemediler. Onlara çok nasihatlerde bulundu fakat kabul etmediler. Cenabı Hak da onların başına taş yağdırdı. Depremlerle köylerinin altını üstüne getirdi.

Tamamı helak oldu. Yalnız Lut Aleyhisselam, aile fertleriyle geceleyin içlerinden çıkıp kurtuldu.

Hz. İsmail (a.s.) ve Hz. İshak (a.s.)’ın Kıssaları

Hz. İbrahim’in hanımı Sare, çocuk doğuramadı. Hacer adlı cariyeyi kocasına verdi. Ondan İsmail Aleyhisselam doğdu. Bundan dolayı Sare, fazlasıyla kederlendi. Cenabı Hak da ona merhamet ve inayet etti. İhtiyarlık vaktinde İshak Aleyhisselam’ı doğurdu. Sonra Hacer ile oğlu İsmail’i kıskandı ve “Bu diyardan uzak olsunlar.” diye ayak diretti. Hz. İbrahim Aleyhisselam çaresiz kaldı. Hemen Hacer ile İsmail’i aldı ve Mekke’ye götürüp orada bıraktı. Cürhüm kabileleri o zaman Mekke civarında idiler.

Hazreti İsmail, onlarla yakınlaştı ve onlardan kız aldı. Hazreti İsmail’in on iki evladı oldu. Bu münasebetle Cürhüm kabilelerinden bazıları gelip Mekke’de yerleşmişlerdir. Ondan sonra Cenabı Hakk’ın emri ile Hz. İbrahim, Mekke’ye gitti ve Hz. İsmail ile birlikte Kâbe-i Mükerreme’yi yeniden inşa ettiler.

İsmail Aleyhisselam, Yemen kabilelerine ve Amâlika’ya peygamber oldu ki o vakit Amâlika kabileleri, Arap Yarımadası’nın Şam tarafında yaşıyorlardı. Sonra Hazreti İsmail’in oğulları ve torunları çoğaldı ve etrafa yayıldı. Nereye gittilerse galip oldular ve Amâlika kabilelerini o bölgeden sürüp çıkardılar.

Hazreti İbrahim vefat edince yerine İshak Aleyhisselam geçti. Hz. İshak’ın iki oğlu oldu. Biri Ays ve diğeri Yakub idi. Ayrıca amcası İsmail Aleyhisselam’ın kızını aldı ve ondan birçok evladı oldu. Onlar da çoğaldılar ve Şam tarafına sahip oldular.

Hz. Yakub ise babası İshak Aleyhisselam’ın vefatıyla birlikte onun yerine geçti. Peygamber oldu ve babasının yurdu olan Kenan ilinde kaldı. Onun da bu bölgede evlat ve torunları çoğaldı.

Yakub Aleyhisselam’ın lakabı İsrail idi. Onun için oğullarına ve torunlarına Beni İsrail denildi.

Hz. Yakub (a.s.) ve Hz. Yusuf (a.s.)’ın Kıssaları

Hz. Yakub’un on iki oğlu var idi. İçlerinden Yusuf’u hepsinden fazla severdi. Yusuf, bir rüya görüp babasına anlattı, “Gördüm ki on bir yıldız, güneş ve ay, bana secde ediyorlar.” dedi.

Yakub Aleyhisselam anladı ki on bir yıldız, on bir kardeşine işarettir. Cenabı Hak, onu kardeşlerine üstün kılacaktır.

“Oğulcağızım gördüğün rüyayı kardeşlerine söyleme. Zira şeytan, insana düşmandır. Olur ki kardeşlerine vesvese verir ve kalplerine kıskanma düşürür, sonra sana bir hile düşünürler. Cenabı Hak, sana nübüvvet ve büyük devlet verecek.” dedi ve Yusuf’a bir kat daha fazla sevgi gösterdi.

Yusuf’un büyük kardeşleri ise ona haset ettiler ve hile ile onu kıra götürüp, bir kuyuya attılar. Onu bırakıp, eve geri döndüler ve “Yusuf’u kurt yedi.” diye babalarına yalan söylediler. Sonra içlerinden birisi, Yusuf’a yemek götürdü. Bir de görsün ki kuyu başına bir kervan gelmiş, Yusuf, kuyudan çıkarılmış. Dönüp diğer kardeşlerine haber verdi. Hemen oraya gittiler, “Bu bizim kölemiz idi kaçtı.” diyerek pazarlık ettiler. Çok ucuz ücret ile Yusuf’u sattılar. Yusuf, o zaman on sekiz yaşında idi. Kardeşlerinden korkup sustu ve Allah’a tevekkül ederek kervana katılıp gitti. Kervan meğer Mısır’a gidiyormuş. Yusuf da beraberce Mısır’a ulaştı. Aziz, yani Mısır Meliki’nin Maliye Bakanı, onu satın aldı.

Yusuf’un güzellikte eşi benzeri yoktu. Olgunluk ve düşüncede yaşıtlarına göre daha üstün idi. Yüzünde nurlu bir parlaklık vardı. Bir büyük zat olacağı yüzünden, gözünden belli oluyordu.

Aziz’in çocukları olmuyordu. Yusuf’un tavır ve gidişatını beğendi ve ona sevgi besledi. Hatta ona ikram ve itibar etmesi için Zeliha’nın haremine gönderdi. Sonra Yusuf bir iftiraya uğradı. Hiç suçu yok iken zindana konuldu. Yusuf’la beraber rastgele iki köle daha zindana girdi. Birisi Mısır Hükümdarı’nın şerbetçisi ve diğeri ekmekçisi idi. Birer rüya görmüşler, anlamlarını Yusuf’a sormuşlardı. Yusuf, biraz vaaz ve nasihat etti, onları tevhide çağırdıktan sonra, “Ey zindan arkadaşlarım, biriniz çıkıp efendisine şerbetçi olacak ve diğeriniz asılacak. İşte rüyalarınızın tabiri budur.” demiş ve şerbetçiye, “Efendinin yanında beni yâd et.” diyerek kendisinin hapisten çıkması için ondan yardım istemişti.

Rüyalar, Yusuf’un tabir ettiği şekilde çıktı. Şerbetçi, zindandan çıkıp, önceden olduğu gibi Mısır Hükümdarı’nın şerbetçisi oldu. Ekmekçi de zindandan çıkarılıp asıldı. Ama Yusuf’un ricası şerbetçinin hatırından çıktı. Nice yıllar gelip geçti. Yusuf’un durumunu Mısır Hükümdarı’na arz edemedi.

İhtiyaç anında kuldan yardım istemek kötü değildir fakat peygamberlerin şanına yakışmayan bir durumdur.

Yusuf gibi bir nebi-yi zîşanın, her işini Allah’a ısmarlamak ve her muradını Allah’tan istemek lazım iken, şerbetçiden şefaat istemesi ve Melik’ten yardım umması, kendisinin yedi yıl zindanda kalmasına sebep olmuştur.

Nihayet Mısır Hükümdarı bir rüya görmüş ve rüya tabircilerine manasını sormuş. “Bu bir karışık düştür, yani yalancı rüyadır. Böyle karışık rüyaların tabiri yoktur.” demişler. O zaman şerbetçinin hatırına Yusuf gelmiş. “Durunuz, ben size bu rüyayı tabir ettireyim.” deyip zindana gitmiş, Yusuf’u görüp Melik’in rüyasını söylemiş ve tabirini rica etmiş. Yusuf da Melik’in rüyasını tabir edip demiş ki: “Yedi sene bolluk olacak. Biçtiğiniz ekinlerden yiyeceğiniz kadarını alıp, gerisini başaklarında bırakınız. Sonra yedi sene kıtlık olacak. Önceki yedi sene içinde biriktirmiş olacağınız zahireleri yersiniz. Ondan sonra yine bolluk olur.”

Şerbetçi dönüp bu tabiri Melik’e arz etti. Melik de “O zatı bana getirin. Ben onu kendi hizmetimde çalıştıracağım.” dedi. Bunun üzerine Yusuf Aleyhisselam zindandan çıktı ve Melik ile görüşüp söyleşti. Melik, onun görüş ve zekâsına bakıp fevkalade beğendi. Bu arada Aziz vefat edince onun yerine Yusuf’u Maliye Bakanı tayin etti ve onu kendisine vezir yaptı. Zeliha’yı nikâh ile ona verdi. Zeliha ise bir hükümdarın kızı ve güzellerin başta geleni idi. Hazreti Yusuf’un ondan Efrayim ve Menşa adlı iki oğlu ile Rahmet adında bir kızı oldu. Hazreti Yusuf, Mısır’da ziraati çoğalttı ve yedi sene içinde pek çok zahire biriktirdi. Ondan sonra kıtlık ve pahalılık seneleri geldi. Bu dönem yedi yıl sürdü. Mısır bölgesinden başka, Şam tarafında da kıtlık ve pahalılık vardı.

Mısır Hükümdarı’nın ambarlarından başka bir yerde zahire bulunmaz oldu. Herkes elinde ne varsa verip zahire alırdı. Mısır hazineleri para ile doldu. Böylece herkese istediği kadar zahire verilse de birtakım tamahkârların lüzumundan fazla zahire alıp daha pahalı satmak amacıyla saklayarak fiyatın yükselmesine sebep olmamaları için Hazreti Yusuf, zahireyi nüfus sayısına göre verirdi.

İşte böyle bir zamanda Yusuf’un kardeşleri de Kenan ilinden kalkıp da zahire almak için Mısır’a gitmeye mecbur olmuşlardı. Hz. Yakub Aleyhisselam ise Yusuf’tan ayrıldığından beri ağlıyordu. Hasretinin ateşiyle ciğerini dağlıyordu. Küçük oğlu Bünyamin, diğer kardeşlerinden ziyade Yusuf’a benzerdi. Hazreti Yakub, onu Yusuf’un yerine koyup, onunla biraz teselli bulurdu.

Bu sebepten dolayı Yakub Aleyhisselam, Bünyamin’i yanında alıkoyup, diğer on oğlunu zahire getirmek için Mısır’a gönderdi. On kardeş Mısır’a vardılar, Yusuf’un huzuruna girdiler. Yusuf, kardeşlerini tanıdı. Onlar Yusuf’u tanıyamadılar. Zira bunca yıldan beri ondan bir haber alınmadığı için, Kim bilir nerede vefat etti gitti. diye düşünüp sağ kalmış olabileceğini hatırlarına getirmediler. Kaldı ki Yusuf’un divanı büyük ve gösterişli olduğundan onun yüzüne pek de dikkatli bakamazlardı. Hazreti Yusuf onlara, “Siz kimsiniz, işiniz nedir? Casus olmayasınız?” dedi.

Onlar, “Haşa biz casus değiliz. Biz, bir babanın evladıyız ve babamız yaşlı bir muhteremdir, nebi-yi zîşandır. Adı Yakub’dur.” dediler.

“Kaç kardeşsiniz?” diye sordu.

“On iki kardeş idik. Birimiz kırda telef oldu, on bir kişi kaldık.” diye cevap verdiler.

“Şimdi burada kaçınız mevcuttur?” diye sordu.

“Burada on kişiyiz.” dediler.

“Biriniz nerede?” dedi.

“Babamızın yanındadır. Ölen kardeşimizin yerine onunla teselli buluyor.” dediler.

“Bu sözlerinizin doğru olduğuna bir şahidiniz var mı?” diye sordu.

“Biz bu bölgenin yabancısıyız, bizi burada kim tanır?” dediler.

Bunun üzerine Yusuf Aleyhisselam, her birinin hissesine göre zahire verdikten sonra Bünyamin için de başka bir hisse verdi, hepsini ziyafete davet etti ve onlara ilgi gösterdi.

“Görüyorsunuz ki zahire hususunda ne kadar dikkat ediyorum. Ne kadar adaletli davranıyorum ve misafirlere nasıl riayet ediyorum. Bir daha geldiğinizde öteki kardeşinizi de getiriniz ki doğru söylediğinizi bileyim. Eğer onu getirmezseniz size zahire yoktur, benim yanıma gelmeyiniz.” dedi.

“Onlar fark etmeden, zahire bedellerini yüklerinin içlerine yerleştiriniz.” diye memurlarını tembihledi.

Döndüler, babalarının yanına geldiler, “Baba, eğer Bünyamin bizimle beraber gitmezse bize zahire verilmeyecek. Onu da bizimle beraber gönder. Biz onu her şekilde koruruz.” dediler. Yakub Aleyhisselam, “Daha evvel Yusuf hakkında nasıl emin oldumsa Bünyamin hakkında da öylece emin olurum fakat Allah Teâlâ Hayrü’l-hafizin ve Erhamü’r-rahimin’dir.” (Allah koruyup gözetenlerin en hayırlısı ve merhametlilerin en merhametlisidir.) dedi.

Bir de yüklerini açıp zahire bedellerini bulunca, “Daha ne isteriz, işte sermayelerimiz de geri verilmiş. Hemen, tekrar Mısır’a gidelim ve daha fazla zahire getirelim. Bu getirdiğimiz zahire bize yetişmez.” dediler. Bünyamin’i gözetmek üzere babalarına kuvvetli söz verdiler. Allah’a ahdedip, Bünyamin’i de alarak Mısır’a gittiler. Mısır’a vardıklarında Yusuf Aleyhisselam, onları ağırladı, onlara ikramda bulundu ve önem verdi. Bir ara Bünyamin’i yalnız buldu ve gizlice, “Ben senin kardeşinim. Şaka yollu bir vesile ile seni yoldan döndürüp alıkoyacağım, endişe etme.” dedi.

Bütün kardeşlerinin yüklerini hazır ettirdi, Bünyamin’in yüküne bir altın tas koydurdu ve dönüp gitmeleri için ruhsat verdi. Tam yola düzülüp giderlerken arkalarından görevli memur yetişti. “Ey kafile! Siz hırsızmışsınız.” diye onları çağırdı.

Yakub’un oğulları dönüp, “Kaybınız nedir?” dediler.

“Hükümdarın tası yok. Onu her kim getirirse, bir deve yükü zahire müjdesi var. Ben de verileceğine dair kefilim.” dedi.

Dediler ki: “Biz buraya fesat için gelmedik, hırsız da değiliz.”

Dedi ki: “Sözünüz yalansa çalanın cezası nedir?”

“Her kimin yükünde bulunursa cezası, onu tutup esir etmektir. Biz, hırsızlara böyle ceza veririz.” dediler.

Bunun üzerine kafileyi çevirdi, yükleri aramaya başladı ve önce büyük kardeşlerin yüklerini aradı. Sonunda tası Bünyamin’in yükünden çıkardı. Mısır Hükümdarı’nın kanununda hırsızları tutup esir etmek yok idi fakat Hazreti Yusuf, Bünyamin’i alıkoymak için babasının şeriatını kardeşlerine söylettirdi ve bu şekilde Bünyamin’i ellerinden aldı.

Büyük kardeşleri dedi ki: “Ey Aziz! Bünyamin’in bir ihtiyar babası vardır. Onu pek sever, ayrılığına dayanamaz. Onun yerine bizim birimizi alıkoy. Bize büyük iyilik etmiş olursun.”

Hazreti Yusuf dedi ki: “Biz, sizin fetvanız üzerine onu alıkoyduk. Maazallah başkasını alırsak zalim oluruz.”

Ondan ümidi kesince geri çekildiler ve bir yere geldiler. Hepsinin büyüğü, diğerlerine şöyle dedi: “Bilmez misiniz ki babanız sizden söz aldı. Daha önce Yusuf hakkında ne yaptığınızı da biliyorsunuz. Ben buradan ayrılıp gitmem, ta ki babam tarafından bana izin ve ruhsat verilinceye kadar yahut Allah tarafından bu işe bir çözüm bulununcaya kadar. Gidiniz, babanıza, ‘Senin oğlun hırsızlık etti. Biz ancak gördüğümüze şahidiz. Tas, onun yükünden çıkarıldı, gördük. Biz ne yapalım? İnanmazsan tahkik et, Mısır’dan sor, bizimle beraber bulunan kafileden sor.’ deyiniz.” dedi ve Mısır’da kaldı.

Diğer dokuz kardeş döndüler, utanarak, sıkılarak babalarının yanına geldiler ve durumu gördükleri gibi söylediler.

Yakub Aleyhisselam, aşırı mahzun oldu ve “Bu da bir oyundur. Yoksa bizim şeriatımızda hırsızın esir edildiğini Mısır hükümdarı ne bilir? Sabır güzel şeydir. Ola ki Cenabı Hak bana üç kardeşi birden getirir.” dedi. Beri tarafa döndü, “Vah Yusuf!” dedi ve hüzünle ağlamaktan gözlerine perde indi.

Oğulları, “Vallahi sen, Yusuf diye diye hasta düşeceksin yahut helak olup gideceksin.” dediler.

“Ben kalbimde tutamadığım hüzün ve kederimi ancak Allah Teâlâ Hazretleri’ne arz ederim. Ondan başka kimseye arz-ı hâl etmem, beni kendi hâlime bırakınız, bilmediğiniz şey var ki bana malumdur.” dedi.

Yusuf kaybolalı yirmi bir yıl olmuştu. O zamandan beri bir haber alınamamış olması nedeniyle kardeşleri onun sağlığından ümitlerini kesmişlerdi.

Yakub Aleyhisselam ise Yusuf’un hâlâ hayatta olduğunu biliyordu.

Ya Allah tarafından ona vahiy gelerek Yusuf’un sağ olduğu bildirilmişti ya da Yusuf’un küçükken görüp de kendisine söylemiş olduğu rüyaya nazaran onun huzurunda kardeşleri secdeye varmadıkça vefat etmeyeceğini biliyordu. Bunun üzerine, “Oğullarım gidiniz, Yusuf ile Bünyamin’i arayıp sorunuz ve Allah’ın lütfundan ümidinizi kesmeyiniz.” dedi.

Dokuz kardeş, yine Mısır’a vardılar ve Yusuf Aleyhisselam’ın huzuruna girdiler. Bünyamin de orada hazır idi.

“Ey Aziz! Açlıktan hâlimiz yamandır. Yiyici çok, yenecek yok. Elimizdeki sermaye cüzidir. Sen lütuf ve ihsan et, ihtiyacımıza göre zahire ver, bize sadaka ver, kardeşimizi bağışla. Babamız yaşlı bir kişidir, Yusuf’tan ayrılalı pek mahzundur. Şimdi Bünyamin’in ayrılığı, ona bela üstüne beladır. Ağlamaktan gözleri görmez oldu.” diye yalvardılar.

Yusuf Aleyhisselam, artık şakayı bırakıp gülerek, “Siz cahillikle Yusuf’a ne yaptığınızı biliyor musunuz?” dedi.

Kardeşleri o vakit uyandılar, “A! Sen Yusuf musun?” deyip hayrette kaldılar. “Evet, ben Yusuf’um. Bu da kardeşimdir. Cenabı Hak bize lütuf ve ihsan etti. Allah, sabreden kullarını mahrum bırakmaz.” dedi.

Onlar da “Cenabı Hak, seni bizlere üstün kılmış. Biz hata etmişiz.” diyerek özür dilediler, tövbe ve istiğfar getirdiler.

Bunun üzerine Hazreti Yusuf, onları teslli etti ve “Bugün size serzeniş yoktur. Allah Teâlâ, Erhamü’r-rahimin’dir. Sizi affeder. Bu gömleğimi götürünüz, babamın yüzüne sürünüz, gözlerinin perdesi açılır, evvelki gibi görür. Hem de bütün ailenizi alıp buraya getiriniz.” dedi ve onları babalarının yanına gönderdi. Vakta ki kafile Mısır’dan ayrıldı. Sanki rüzgâr, o gömleğin kokusunu aldı ve derhâl Kenan iline götürdü, hemen o zaman Yakub Aleyhisselam, “Yusuf’un kokusu geliyor. Ah bana bunadı demeyiniz.” diye söylendi. Yanında bulunanlar, “Sen hâlâ eski yanlışlık ve eski şaşkınlık üzerindesin. Yusuf’u çok fazla sevdiğinden onu dilinden düşürmezsin ve onunla buluşmayı arzularsın.” dediler. Sonra oğulları geldi. Yusuf’un gömleğini yüzüne koydukları gibi gözleri açıldı. “Ben size Yusuf’un kokusu geliyor, demedim mi?” dedi.

Ondan sonra Yakub Aleyhisselam, bütün oğulları ve ailesiyle beraber Mısır’a gitti. Yusuf Aleyhisselam, Mısır’ın Meliki ve ahalisi ile birlikte onları Mısır’ın dışında karşıladı. Onları alıp sarayına getirdi. Babasını ve anasını tahta çıkardı. Tamamı onun için şükür secdesine gittiler. Hazreti Yusuf, o zaman babasına, “İşte benim daha önce gördüğüm rüyanın tabiri budur ki aynıyla çıktı. Rabb’im bana lütuf ve ihsan etti. Beni zindandan çıkardı ve sizi çölden getirdi, hepimizi birleştirdi. Rabb’imin hikmeti çok fazladır. Lütuf ve keremi sonsuzdur.” dedi ve dönüp Cenabı Hakk’a hamd ve şükretti.

Bu şekilde Hz. Yakub Aleyhisselam, Yusuf’una kavuştu ve muradına erdi. Ondan sonra bütün oğulları ile beraber Mısır’da on yedi sene daha ömür sürdü. Hazreti Yakub’un vefatında Yusuf Aleyhisselam elli altı yaşında idi. Yüz on yaşına kadar yaşadı.

İşte bu şekilde Beni İsrail, mümtaz ve muhterem bir sınıf olarak Mısır’da yerleşti, birleşip çoğaldı.

Önce Hazreti Yusuf’u vezir yapan Melik vefat etti. Onun ardından Yusuf Aleyhisselam da ahiret yurduna gitti. Sonraki Mısır hükümdarları Beni İsrail’e itibar etmediler.

Hz. Eyyûb (a.s.)’ın Kıssası

İshak Aleyhisselam’ın oğlu olan Ays’ın evlatlarından biri de Eyyûb Aleyhisselam idi. Pek çok malı ve Şam tarafında nice mülkleri var idi. Cenabı Hak, onu imtihana tabi tuttu. Bütün malları ve mülkleri elinden gitti, o şükretti. Hasta oldu, sabretti. Bedeninde yaralar açıldı, yine sabretti. Yaraları kurtlandı, yanına kimse varamaz oldu. Yalnız hanımı Rahmet ona hizmet ederdi. O, yine sabreder ve ibadetine devam ederdi. Sonra şifa buldu. Vücudu evvelki gibi tertemiz oldu ve bütün mal ve mülkleri yerine geldi. Dünya ve ahiret saadetine nail oldu.

Bişir adında bir oğlu vardı ve kendisinden sonra yerine geçti, peygamber oldu.

Hz. Şuayb (a.s.)’ın Kıssası

Şuayb Aleyhisselam, Hazreti İbrahim’in ateşe atıldığı gün iman edip de onunla beraber Şam bölgesine Hicret etmiş olan bir kabiledendir. Büyük validesi, Lut Aleyhisselam’ın kızıdır.

Medyen ve Eyke ahalisine gönderildi. Tatlı dilli ve sözü tesirli idi fakat kavmine söz geçiremedi. Onca zaman güzel güzel nasihatlerde bulundu ve pek çok tesirli sözler söyledi fakat etkili olamadı.

Nihayet Cenabı Hak, Eykeliler üzerine bir şiddetli sıcaklık musallat etti. Bu sıcak, yedi gün sürdü. Bütün ırmaklar kaynadı. Sonra üzerlerine bir bulut geldi. Sıcaktan kaçıp hepsi onun altına toplandı, buluttan ateş yağdı, hepsi yandı. Ehl-i Medyen de bir ses ile telef oldu.

Hazreti Şuayb, kendisine iman edenleri alıp Mekke’ye gitti. Ondan sonra, vefatına kadar Mekke’de ibadet ile meşgul oldu. Medyen’de iken bir kızını Hazreti Musa’ya vermişti. Nitekim bu olay aşağıda açıklanacaktır.

Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Harun (a.s.)’ın Kıssaları

Hazreti Yusuf’tan sonra Mısır’da Beni İsrail çok fazla üreyip çoğaldı. Yakub ve Yusuf Aleyhimesselam’ın şeriatlarına uydular. Mısır’ın kadim yerlisi olan Kıbti kavmi ise yıldızlara ve putlara tapardı ve Beni İsrail’e hakaret gözüyle bakarlardı.

Firavunlar, yani Mısır hükümdarları da Beni İsrail’i kendilerine tebaa edip, onları esir gibi ağır ve meşakkatli işlerde kullanırlardı. Onların günden güne çoğalmalarından şüphelenirlerdi.

Beni İsrail, Kıbti kavminin muamelelerinden ve meliklerinin ağır tekliflerinden bezmiş, usanmış idi. Dedelerinin kadim yurtları olan Kenan diyarına gitmek istiyorlardı fakat bir türlü yakalarını Firavun’un pençesinden kurtarıp da Mısır’dan çıkamıyorlardı. Zira Beni İsrail, on iki kabile idi. Her kabile, Hazreti Yakub’un oğullarından birine mensup idi. Her kabilenin bir şeyhi vardı. Bunlara “esbât-ı Beni İsrail” denilir ki Yakub’un torunları demektir.

İşte bu esbât-ı Beni İsrail’in tamamı bir yere gelse haylice kuvvet hasıl olabilirdi fakat tamamına bir baş gerekirdi ki hepsi birleşerek yekvücud olup da kendilerini esaretten kurtarabilsinler.

O sıralarda bir kâhin, Firavun’a, “Beni İsrail’den bir çocuk doğacak, senin devletinin zevaline sebep olacak.” demiş. Firavun bundan ürküp, Beni İsrail’den doğan erkek çocukları öldürtmeye başladı. Her semte cellatlar tayin etmişti. Cellatlar, Beni İsrail’in hanelerini dolaşıp, yeni doğan erkek çocuklarını öldürdükleri esnada Hazreti Yakub’un üçüncü oğlu olan Lâvi’nin torunlarından İmran adlı zatın sulbünden Hazreti Musa dünyaya geldi. Annesi onu bir sanduka içine koyup Nil Nehri’ne attı. Nil ile akıp giderken Firavun’un hanımı Asiye onu tuttu. Açıp Musa’yı görünce ona canıgönülden muhabbet duydu. “Aman bunu öldürmeyiniz. Belki büyür de işimize yarar yahut onu oğul ediniriz.” dedi ve onu emzirmek için pek çok sütana getirtti. Musa, hiçbirisinin memesini almadı. Annesi ise onu Nil’e bıraktıktan sonra arkasına gözcü bırakmıştı. Firavun’un sarayına alındığını ve sütana arandığını öğrendi. Sütanalığa kendisini arz ettirdi.

Asiye onu getirtti. Musa, derhâl onun memesini aldı. Firavun’un çevresinden kimse farkına varmaksızın annesi, kendi oğlunu Firavun’un sarayında emzirip büyüttü.

Hazreti Musa, büyüdükten sonra, bir gün Mısır’da gezerken gördü ki Beni İsrail’den biriyle bir Kıbti kavga ediyor. Kıbti’nin göğsüne bir yumruk vurdu, kazara Kıbti’nin canı çıkıverdi.

Hazreti Musa, elinden böyle bir kaza çıktığına inanamadı, Firavun’dan korkup, hemen Mısır’dan firar ederek Medyen’e gitti. Orada Şuayb Aleyhisselam’ın bir kızını aldı. Bu şekilde on sene Medyen’de kaldı.

Daha sonra ailesini alıp Mısır’a giderken Tur Dağı’na uğradı. Orada Allah Teâlâ Hazretleri’yle söyleşti ve oradan Mısır’a varıp büyük kardeşi Harun ile görüştü. Musa ve Harun Aleyhimesselam, Firavun’u davete memur olduklarından, Firavun’un yanına gittiler ve onu Hak dine davet ettiler. Ve “Beni İsrail’i bırak. Onları alalım, ecdadımızın kadim vatanları olan Kenan diyarına gidelim.” dediler.

Firavun buna şaşarak, Hazreti Musa’ya, “Sen çocukken bizim sarayımızda büyüdün, sonra bir suç işledin ve buradan firar ettin. Şimdi dönüp gelmişsin, ne demek istiyorsun?” dedi.

Musa Aleyhisselam da “Evet, elimden bir kaza çıktı. Bir Kıbti’yi vurdum, hataen öldürdüm ve korkumdan kaçtım. Şimdi Rabbi’lâlemin, bana nübüvvet ve risalet verdi ve seni davet için beni gönderdi.” diye cevap verdi.

Firavun sordu: “Rabbi’l-âlemin nedir?”

Musa Aleyhisselam, “Yerlerin, göklerin ve tüm mahlukatın Rabb’idir.” dedi.

Firavun gazaba gelip, “Mısır’da benden başka rab yoktur. Eğer sen benden başka rab ve ilahlar tanırsan seni zindana atarım.” diye Hazreti Musa’yı korkuttu.

Musa Aleyhisselam, asasını yere bıraktı. Hemen bir büyük ejderha oldu, hareket etmeye başladı.

Firavun ondan ürktü ve daha önce kâhinin haber verdiği çocuğun o olabileceğini düşünüp endişeye kapıldı. Etrafındaki yakınlarına, “Ne buyurursunuz, Musa sanatında mahir ve büyük bir sâhirdir. Sihirbazlıkla sizin itikadınızı bozup da Mısır hükûmetini zapt etmek ister.” dedi.

Onlar da “Biraz mühlet ver. Etrafa memurlar gönder. Ne kadar mahir sâhirler varsa getirsinler. Musa ile Harun’a galip gelsinler.” diye görüş verdiler.

O zamanda sihirbazlık, âlemde pek revaçlı bir sanat olmuş ve her tarafta itibar bulmuştu.

Firavun tarafından her şehre memurlar gönderildi. Ne kadar sanatında mahir sihirbaz var ise Mısır’a getirildi ve Kıbtilerin sene başındaki bayram gününde, belli bir yerde toplanmak üzere herkese ilan edildi.

O gün bütün Mısır halkı orada toplandı. Sihirbazlar da oraya getirtildiler. Sihirbazlar meydana çıkıp, “Firavun’un izzet-i hakkı için biz galibiz.” diyerek sihir alet ve edevatı olan iplerini ve değneklerini ortaya attılar. Göz bağcılık ile yılanlar geziyormuş gibi birtakım gösteriler yaptılar. Hemen Musa Aleyhisselam, asasını bıraktı. Asa, bir büyük ejderha olup alet ve edevatı yuttu.

Sihirbazlar gördüler ki ne ip var ne de değnek. Hâlbuki eğer Musa’nın işi de sihir olsaydı, yalnız kendi gösterileri mahvolmalı, fakat ip ve değnek gibi alet ve edevatları mevcut kalmalı idi. “Bu mutlaka insan kudretinin dışında bir mucizedir.” dediler ve Hazreti Musa’ya iman ettiler.

Firavun, onlara çok kızdı ve “Meğer Musa sizin ustanızmış. Önceden onunla işi pişirmişsiniz ve Beni İsrail ile birlikte Mısır’ı zabt etmeye karar vermişsiniz. Bakınız ben size ne yaparım. Ellerinizi ve ayaklarınızı keserim ve sizi hurma dallarına asarım.” dedi.

Onlar da “Bizim için problem değil. Biz, Musa’nın Tanrı’sına iman ettik. Biz ancak onun af ve merhametini isteriz.” dediler.

Bundan sonra da Musa Aleyhisselam, pek çok mucize gösterdi. Buna rağmen Firavun ve kavmi imana gelmedi. Bu arada Kıbti kavminden bir grup, “Musa’ya niçin bu kadar meydan veriliyor? Halkın zihinlerini karıştırıyor. Onun hareketi, âdeta memlekete fesat karıştırmak ve halkı isyana davet etmektir.” diyerek Firavun’u tahrik ettiler.

Hâlbuki Beni İsrail’in tamamı Hazreti Musa’ya tabi bir şekilde yekvücut olmuş ve böylece kendilerini esaretten kurtarabilecek bir hâle gelmişlerdi. Bunun üzerine Firavun da bir aralık, belayı def etme kabilinde, Beni İsrail’in Mısır’dan çıkıp gitmesine ruhsat vermişti. Sonra pişman oldu.

Musa Aleyhisselam ise bir zaman tayin ederek bütün Beni İsrail ile haberleşti ve geceleyin onları Mısır’dan çıkardı ve Bahr-i Kulzem’in, yani Kızıl Deniz’in kenarına götürdü. Firavun duyup, hemen etraftaki askerini topladı. Beni İsrail’in arkasına düştü ve sabahleyin onlara yaklaştı. Musa Aleyhisselam, asası ile denize vurdu. Deniz yarıldı, on iki yol açıldı. On iki soyun herbiri bir yoldan gitti. Firavun da askeri ile onları takip etti. Beni İsrail geçip kurtuldu. Sonra deniz birleşti, Firavun, askeriyle beraber boğuldu.

Bu şekilde Musa Aleyhisselam, düşmanlarına karşı zafer buldu. Beni İsrail ile beraber Kenan diyarına doğru haraket etti.

Yolda Amâlikalı bir kavmin yurduna uğradılar. Gördüler ki öküz suretine tapıyorlar. Beni İsrail her ne kadar Hazreti Musa’ya tabi olmuşsa da Mısır’da iken gözleri buna benzer suretlere alışmış ve zihinlerinde henüz Tevhid-i Bâri yerleşmemiş olduğundan, o kavmin öküz suretlerini görünce onlara meylettiler. Hemen “Ya Musa, onların ilahları gibi, bize de bir ilah tedarik et.” dediler. Hazreti Musa “Siz cahil bir kavimsiniz. Onların ibadetleri batıldır. Allah’tan başka ilah olur mu? Siz Rabbü’l-âlemin Hazretleri’nin verdiği nimetin kadir ve şükrünü bilmiyorsunuz. Sizi diğer kavimlerden mümtaz kıldı. Firavun size eziyet eder ve oğullarınızı keser iken Allah sizi kurtardı.” diye nasihat etti. O zaman Kenan diyarındaki en büyük şehirler; Eriha, Nablus ve Kudüs olduğundan, hemen yol üzerinde bulunan Eriha beldesine doğru gittiler.

Fakat buralar o zaman Amâlika kabilelerinden birtakım zorbaların elinde olup, onları oradan savaş ile çıkarmak gerekiyordu.

Beni İsrail, “Biz, zorbalar ile muharebe edemeyiz.” diye geri çekildi. Hazreti Musa da gücenip onlara beddua etti. Bu sebepten dolayı, Tih Sahrası’na düştüler ve kırk sene orada dolaştılar, bir tarafa çıkıp gidemediler. Mısır’da iken çektikleri onca eziyet ve sefaleti unuttular ve “Keşke Mısır’dan çıkmasaydık.” demeye başladılar. Tih Sahrası’nda bulundukça Cenabı Hak onlara kudret helvası gönderir ve bıldırcın indirirdi. Onlar da bu sayede hoşça geçinirlerdi.

Kudret helvası ile bıldırcın kuşundan usandılar, “Biz, bakla ve soğan gibi hububat ve sebze isteriz.” dediler.

Hazreti Musa’nın artık canı sıkıldı. “Haydi Mısır’a gidiniz. İstediğiniz şeyler orada vardır.” diye ret cevabı verdi.

Allah katından Hazreti Musa’ya bir kitap indirileceği vadedilmiş olduğundan Tur Dağı’na davet buyuruldu. Musa Aleyhisselam da kardeşi Harun’u yerine vekil tayin etti ve kendisi Tur’a gitti.

Kırk gün Tur’da halvet ve ibadet edip doğrudan Cenabı Hakk’ın kelamını işitti. İşte o vakit ona Tevrat-ı Şerif nazil oldu. Hâlbuki Beni İsrail, Mısır’da iken düğün ve bayram nedeniyle Kıbti kavminden geçici olarak, altından yapılmış birtakım süs eşyaları almış ve ansızın Mısır’dan çıkıp onları sahiplerine verememişti.

Tih Sahrası’nda ise köy ve kasaba olmadığından, altının ve gümüşün itibarı yok idi. Bu ekilde Beni İsrail, bu süs eşyalarını, boyunlarındaki günahları gibi boşuna kendilerine yük edip taşıyorlardı.

İçlerinde Sâmirî adında bir münafık vardı ve onları aldattı, o süs eşyalarını toplattı. Hepsini ateşe koyup eritti. Sanatla, altından bir buzağı sureti yaptı ki buzağı gibi ses verirdi: “İşte sizin ilahınız ve Musa’nın da ilahı budur. Musa onu arayıp bulmak için Tur’a gitti. Geliniz, buna tapınız.” dedi. Onlar da o buzağıya tapmaya başladılar.

Harun Aleyhisselam, her ne kadar nasihat ettiyse de kulak asmadılar. “Musa gelinceye dek biz buzağıdan vaz geçmeyiz.” deyip, Harun’a muhalefet ettiler.

Musa Aleyhisselam, Tevrat-ı Şerif ile Tur’dan geldi. Bir de görsün ki Beni İsrail buzağıya tapıyor. Pek fazla gazaplandı. Sâmirî’yi lanetledi, buzağı suretini yaktıktan sonra denize attı ve “Niçin kavmi gözetmedin de Sâmirî’ye aldandılar?” diye Harun Aleyhisselam’ın sakalından tuttu.

Harun, “Ben ne yapayım. Bu kadar nasihat ettim, dinlemediler. Az kaldı ki beni öldüreceklerdi!” diye şikayet etti. Buzağıya tapmış olanlar da ettiklerine pişman oldular. Yalvardılar ve günahlarından dolayı tövbe ve istiğfar ettiler. Bu şekilde Hazreti Musa’nın hiddeti geçti ve sonra Tevrat-ı Şerif’i ortaya koydu. Ondan sonra Beni İsrail, onun içeriğiyle amel etmeye başladı. Tevhid-i Bârî’yi güçlükle zihinlerine yerleştirebildiler.

Bunun üzerinden nice yıllar geçti ve bir asır değişti. Zorbalar ile muharebeden ürküp de geri dönenlerin çoğu öldü. Onların yerine çölde büyümüş, şehir ve kasaba görmemiş, yürekli yiğitler yetişti. Bu şekilde Beni İsrail, düşman karşısına çıkacak ve savaşa kadir olacak bir hâle geldi.

Hazreti Musa, Beni İsrail’i alıp Lut Gölü’nün güney tarafına getirdi. Oradan ileri hareket ederek Uvc Ubnü Unk adlı melik ile savaş yaptı ve ona galip geldi. Bu şekilde Şeria Nehri’nin doğu tarafındaki beldelere sahip oldu. Hatta Ürdün denilen Şeria Nehri’nin kenarına indi ve Eriha şehrinin karşısındaki dağa çıktı, oradan Beni İsrail’e mevut olan Kenan diyarını seyretti.

Önce Harun Aleyhisselam vefat etmiştir. Musa Aleyhisselam ise Yusuf Aleyhisselam’ın oğlu Efrayim’in soyundan Yûşa adlı zatı yerine halife olarak seçti ve kendisi de vefat etti. Beni İsrail’in Tih Sahrası’nda geçirdiği süre, Hazreti Musa’nın vefatı sırasında tam kırk seneye varmıştı.

Dünya yaratılalı kaç yıl olmuştur? Bunu Allah’tan başka kimse bilmez. Hazreti Âdem’in yeryüzüne indiği zamandan Nuh Tufanı’nın çıkışına kadar ve tufandan Hazreti Musa’nın vefatına kadar kaç yıl geçmiştir? Bu da tarihçiler arasında ihtilaflı bir meseledir. Doğrusunu ancak Allah Teâlâ Hazretleri bilir. Zira o zamanlarda yazılmış bir tarihî kaynak yoktur. O vakitlerin durumu, yalnız Tevrat-ı Şerif’te anlatılmıştır. Hâlbuki şimdi elde bulunan Tevrat nüshaları birbirine uymaz. Hangisi doğrudur, ne bilelim?

Fakat tarihçiler arasında meşhur ve muteber olan rivayete göre Âdem zamanından Tufan’a kadar iki bin iki yüz kırk iki ve tufandan Hazreti Musa’nın vefatına kadar bin altı yüz yirmi altı yıl geçmiştir. Bu hesaba göre Âdem zamanından Musa’nın vefatına kadar üç bin sekiz yüz altmış sekiz yıl geçmiştir.

Hazreti Musa’nın şeriatı, Hazreti İsa’nın peygamberliğine kadar baki kaldı. İkisinin arasında gelip geçen peygamberler, hep Hz. Musa’nın şeriatı ile amel etmek üzere görevlendirilmişlerdir.

Musa Aleyhisselam’dan sonra pek çok zaman Beni İsrail’in işlerini birbiri ardı sıra gelen hâkimler düzenleyip idare ettiler. Bu hâkimler, melik olmayıp Beni İsrail halkının reisleri ve kadıları makamında idiler.

Fakat Beni İsrail soyunun on iki kolu da onların hükmüne itaat ederdi. Bu şekilde onlar, meliklerin yerini tutarlardı. İşte bunlara, Beni İsrail’in hâkimleri denilir ki ilki Yûşa ve en sonuncusu İşmoîl Aleyhimesselam’dır. İkisi de Beni İsrail peygamberlerindendir.

Hz. Yûşa (a.s.)’ın Kıssası

Musa Aleyhisselam’dan sonra yerine Yûşa Aleyhisselam geçti. Hazreti Musa’nın vefatından üç gün sonra Beni İsrail’i alıp çölden çıkardı ve Şeria Nehri’nin kenarına getirdi. Köprü ve kayık olmadığı hâlde mucize olarak Beni İsrail’i Şeria Nehri’nin beri yakasına geçirdi ve hemen ileri yürüyüp Eriha beldesini fethetti. Böylece Beni İsrail çöllerde dolaşmaktan kurtuldu. Dedelerinin eski vatanları olan Kenan diyarına girmiş oldular.

Hazreti Musa, Mısır’dan çıkarken Hazreti Yusuf’un tabutunu alıp Tih Sahrası’na götürmüştü. Vefatında onu Yûşa Aleyhisselam’a teslim etti. Eriha’yı fethettikten sonra Nablus’a gitti ve Hazreti Yusuf’un kemiklerini, daha önce kardeşleri tarafından satılmış olduğu yerde defnetti. Ondan sonra Yûşa Aleyhisselam, Şam’ı zapt etti ve her tarafa memurlar dağıttı. Yirmi sekiz sene Beni İsrail’in işlerini idare ettikten sonra dar-ı bekaya göçtü.

Ondan sonra sırasıyla pek çok hâkimler gelip Beni İsrail’e reis oldular. Beni İsrail, kâh doğru yolda gitti, kâh isyan ve tuğyan ile şeriata muhalif hareket etti. Onlar öyle yolsuz hareket ettikçe Cenabı Hak, onların üzerine bir düşman musallat eder, kâh esarete ve kâh başka türlü musibete uğrarlardı. Bazen de hâkimsiz kalıp perişan olurlar ve sonra Allah Teâlâ’ya yalvarıp bu gibi felaketlerden kurtulurlardı. Nihayet İşmoîl Aleyhisselam hâkim olup on bir sene Beni İsrail illerini idare etti.

Bu on bir senenin sonunda Hazreti Musa’nın vefatından dört yüz doksan üç sene geçmişti. İşte o vakit Beni İsrail’in hâkimlerinin devri bitti ve Beni İsrail hükümdarları devri başladı. Şöyle ki: O esnada Filistin diyarında hükûmet eden Amâlika’nın geri kalanı Beni İsrail’e galip gelmişti.

Beni İsrail, kendilerini derleyip toparlayarak, Amâlika’dan intikam alabilmek için içlerinden birinin melik tayin olunmasını Hazreti İşmoîl’den istediler. O da Tâlût’u seçtirdi. İşte Beni İsrail hükümdarlarının ilki budur.

Tâlût, saltanat tahtına geçtikten sonra İşmoil Aleyhisselam’ın tedbiri üzerine Beni İsrail’den bir ordu hazırlayarak Filistin üzerine gitti. Amâlika ordusu karşı geldi ve reisleri olan Câlût ki gayet boylu ve yürekli bir şahıs idi. Meydana çıkıp karşısına adam istedi. Yahuda soyundan, yani Hazreti Yakub’un oğlu Yahuda’nın neslinden olan Hazreti Davud da Tâlût’un tarafındaydı ve Câlût’u öldürdü.

Bunun üzerine Amâlika ordusu bozuldu ve Beni İsrail maksadına ulaştı. Hazreti Davud da fazlasıyla şöhret buldu. Ondan sonra İşmoîl Aleyhisselam vefat etti. Beni İsrail, Hazreti Davud’a meyil ve muhabbet besledi ve Davud’un kadir kıymeti bir kat daha yükselmiş oldu.

Tâlût ise kıskançlık duyarak Hazreti Davud’u öldürmeye kalkıştı. O da kaçıp bir tarafa savuştu ve ondan sonra Tâlût yine Amâlikalılar ile muharebeye girişti ve sonunda Amâlika kabilelerinin elinde öldürüldü. Yerine oğlu geçti fakat Beni İsrail soyu arasına tefrika düştü. Bir kısmı, yani Yahuda, Davud soyuna tabi olup, geri kalan on bir kabile Tâlût’un oğlunun emrinde kaldı.

Fakat sonra bu on bir kabile de Hazreti Davud’a biat etti ve bütün Beni İsrail ona bağlandı.

Hz. Davud (a.s.) ve Hz. Süleyman (a.s.)’ın Kıssaları

İşmoîl Aleyhisselam’ın vefatından sonra Davud Aleyhisselam’a peygamberlik geldi ve Tâlût’un vefatından sonra yukarıda geçtiği üzere, önce Yahuda Kabilesi ve sonra diğer kabileler ona biat etti. Kısacası Beni İsrail’in bütün kabileleri onun hükmüne geçti.

Bu suretle Davud Aleyhisselam peygamberlikle hükümdarlığı birleştirmiş oldu. Kenan bölgesinde henüz Beni İsrail’in eline geçmemiş olan Kudüs taraflarını ve diğer yerleri zapt ederek Kudüs-i Şerif’i başkent yaptı. Bunlardan başka; Amman, Halep, Nusaybin ve Ermenistan’ı da fethetti. Bu arada Hazreti Davud’a Zebur nazil oldu. Fakat Zebur, hep nasihatler ve ilahilerden ibarettir. Onda şeri hükümler yoktur. Bundan dolayı Davud Aleyhisselam da Beni İsrail’in diğer peygamberleri gibi Musa’nın şeriatı ile amel etmiştir.

Kırk sene bu gidiş üzere hükmetti ve Hazreti Musa’nın vefatından beş yüz otuz beş sene geçtikten sonra ahirete göçtü. Oğlu Süleyman Aleyhisselam, on iki yaşında iken onun yerine geçti ve o da babası gibi hükümdarlık ile peygamberliği birleştirdi. Dört sene sonra babasının vasiyeti üzerine Beytü’l-Makdis’in, yani Mescid-i Aksa’nın inşasına başladı ve yedi senede tamamladı. Ondan sonra Kudüs-i Şerif’te bir büyük hükûmet sarayı inşasına girişti. Onu da on üç senede tamamladı ve bir sene sonra Himyer hükümdarlarından, Yemen melikesi olan Belkıs gelip onunla görüştü. Ondan sonra doğu ve batıda bulunan hükümdarların hepsi, ona itaatlerini gösterdiler ve pek çok hediye gönderdiler.

Hazreti Süleyman da kırk sene bu şekilde hüküm sürdükten sonra vefat etti. Oğlu hilafet tahtına geçti fakat yalnız Yahuda ve Bünyamin soyları onun itaati altında kaldı. Diğer on kabile ayrılıp, Efrayim soyundan ve Hazreti Süleyman’ın özel hizmetçilerinden birini kendilerine melik seçtiler ve başka bir devlet oluşturdular.

Bu suretle Beni İsrail, iki devlete ayrılmış oldu. Birisine Yahuda devleti ve diğerine İsrail devleti denildi. Yahuda devletinin başkenti Kudüs-i Şerif olup, melikleri de Hazreti Süleyman’ın oğulları ve torunları idi ve bunlar sanki İslam halifeleri makamında idiler.

Bu devlet her ne kadar iki kabileden ibaretse de Beni İsrail âlimlerinin büyükleri hep Kudüs-i Şerif’teydi. Beni İsrail’in mabet ve idare yeri olan Beytü’l-Makdis, Tevrat-ı Şerif ve Hazreti Musa’nın asası gibi emanat-ı şerife hep orada bulunduğundan bu devlet, halkın gözünde muteber olup hükûmetlerine meşru ve sahih nazarıyla bakılırdı.

İsrail devleti, on kabileden ibaret olup, meliklerine mülûk-i esbât denilir ve bunlar Hazreti Süleyman’ın neslinden olan Yahuda devleti halifelerine asi ve bâgî sayılır idi. Mülûk-i esbâtın başkenti başlangıçta Nablus idi, sonra Sâmiriye, yani Sebastiye şehrini bina ettiler ve onu başkent yaptılar.

Beni İsrail’in on kabilesi, bu İsrail devletine tabi idi. Ancak içlerinde ahkâm-ı şeriyye layıkıyla uygulanmazdı. Hatta Kudüs-i Şerif ziyaretini de terk etmişlerdi. Bir aralık bu İsrail devletinde putperestlik ayini dahi zuhur etti. Hatta Ba’al denilen puta tapar oldular ve gide gide bütün bütün şeriat-ı Museviyeden ayrıldılar.

Her ne kadar Yahuda devletinde de bir aralık buna benzer şirk ve günahlara dair bidatlar zuhur ettiyse de onun durumu, İsrail devletine nispetle daha ehven idi. Zira her zaman Kudüs-i Şerif’te pek çok ulema bulunur ve Mescid-i Aksa’da Tevrat-ı Şerif okunur idi.

İşte o asırda İlyas ve Elyasa Aleyhisselam, Beni İsrail’e peygamber olmuşlar idi.

Hz. İlyas (a.s.) ve Hz. Elyasa (a.s.)’ın Kıssaları

İlyas Aleyhisselam, peygamber olduğunda kavmi Ba’al adlı puta tapmakta idi.

“Ba’al’dan vazgeçiniz ve her şeyin yaratıcısı olan Allah Teâlâ Hazretleri’ne ibadet ediniz” diye nasihat etti. Dinlemediler. Allah’ın azabı ile korkuttu, kulak asmayıp Hazreti İlyas’ı beldelerinden kovdular.

Cenabı Hak, onların beldelerinden bereketi kaldırdı. Yağmur yağmaz oldu. Açlıktan leş yediler ve nihayet Hazreti İlyas’ı arayıp buldular ve onun nasihatiyle amel ettiler. Allah Teâlâ Hazretleri de onların üzerinden bu belayı kaldırdı. Sonra yine kâfir ve günahkâr oldular. İlyas Aleyhisselam da usandı. Allah’a niyaz edip izin aldı ve onların içinden çıkıp başka tarafa gitti ve inzivaya çekildi.

Ondan sonra yerine Elyesa geçti ve halka vaz-ü nasihat ile meşgul oldu. Daha sonra kendisine peygamberlik geldi ve o da bir müddet Beni İsrail’in durumunu ıslaha çalıştı.

Beni İsrail ise günden güne azıttı. Kitabullah’ı terk etti ve hemen melik ve memleket münazalarıyla uğraşır oldu. Nihayet Cenabı Hak onların üzerine Asur devletini musallat etti. İşte o zaman Yunus Aleyhisselam da Asur devletinin başkenti olan Ninova şehri ahalisine peygamber olmuştu.

Hz. Yunus (a.s.)’ın Kıssası

Hazreti Yunus da Beni İsrail peygamberlerinden olup, Ninova ahalisine peygamber oldu ve onları tevhide davet etti. Onlar putlarını terk etmediler. “Allah tarafından azap gelecek ve kırk güne kadar Ninova şehri yere batacak.” diye onları korkuttu, yine kulak asmadılar.

Hazreti Yunus onlara darıldı ve kendilerinden ümidini kesti. Kızgınlık ve hiddet ile Dicle kenarına indi ve bir gemiye bindi. Hâlbuki Allah Teâlâ tarafından vahiy gelmedikçe peygamberlerin memuriyet yerlerini bırakıp da bir tarafa gidivermeleri caiz değildi. Onun için gemi yürümedi. Gemi kaptanı, “İçimizde bir suçlu adam olmalı. Kura çekelim, kime isabet ederse onu denize atalım.” dedi. Kura çektiler, Yunus’a isabet etti. O da “Suçlu benim.” deyip kendisini suya attı, derhâl onu bir büyük balık yuttu.

Hazreti Yunus, ettiğine pişman oldu. Tövbe ve istiğfar etti. Cenabı Hak da tövbesini kabul etti ve hemen balık onu çıkarıp bir kenara attı. Balığın karnında Hazreti Yunus’un cismi pelte gibi olmuştu. Cenabı Hak, ona taze kuvvet ve sıhhat verdi ve onu yine Ninova ahalisini davete gönderdi. Hazreti Yunus’un gemiye bindiği gün gökyüzü kararmış ve Ninova şehrini bir kara duman kaplamıştı. Ahali korkup Yunus’u aramış, bulamayınca gerçekten onun haber verdiği şekilde bir musibet geleceğini anlamış ve hemen şehir dışında Tövbe Tepesi denilen yere çıkmışlar. Feryat figan ederek Allah’a yalvarmışlar. Allah Teâlâ Hazretleri de onların tövbesini kabul buyurmuş ve vadedilen azabı üzerlerinden kaldırmış idi.

Hazreti Yunus, dönüp Ninova’ya gitti ve halkına ilahi ahkâmı tebliğ etti. Halk da onun nasihatiyle amel etti ve bir müddet azaptan kurtuldu. Sonraları doğuda ve batıda büyük vakalar meydana geldi. Nice devlet ve milletin bağlantıları bozuldu ve yeni devletler, topluluklar ortaya çıktı.

Bu gruptan, doğuda Medler ve Babil eyaletindeki Keldaniler itaat etmez oldular. Medler ile Babil valileri ittifak kurup, Asur devletine isyan ederek devlet başkenti olan Ninova şehrine saldırdılar. Ninova şehri muhasaradan kurtuldu ve Asur devleti yeniden kuvvet buldu, Babil yine bir vali ile idare edilir oldu fakat doğu tarafı eski hâline getirilemedi, Medler’in hükûmeti başlı başına kaldı.

Asur devleti, yine eski büyüklüğünü kazanmak için doğu ve batıya ordular sevk ettiği sırada İsrail devleti üzerine de musallat oldu ve bir aralık Beni İsrail’den birçok esir aldı.

Bir müddet İsrail devleti, Ninova hazinesine vergi vermeye mecbur oldu. Sonra vergi vermekten imtina ederek Asur devletine karşı geldi.

Bunun üzerine Ninova hükümdarı, bir büyük ordu ile İsrail devletinin üzerine gitti ve başkenti olan Sebastiye şehrini istila etti. İsrail devletinin hükümdarını ve bütün ileri gelenlerini tuttu ve onları Horasan taraflarına dağıttı. Asurilerden ve Keldanilerden birçok halk getirip Beni İsrail’in beldelerine iskân etti.

İsrailîlerden olup da o olayda kaçıp kurtulanlar ve köşede bucakta kalanlar Yahuda devletine sığındılar. O zaman Hazreti Süleyman’ın torunlarından, Kudüs-i Şerif’te halife bulunan Hazkıya’nın başına toplandılar.

İşte bu suretle İsrail devleti, Hazreti Musa’nın vefatından itibaren sekiz yüz otuz yedinci yılın sonunda battı. Ortaya çıkışı ise beş yüz altmış altıncı senenin başlarında idi. Bu hesaba göre İsrail hükümdarlarının hükûmet süreleri iki yüz altmış bir seneden ibarettir. Ondan sonra Beni İsrail hükümdarlığı, Hazreti Süleyman’ın torunlarına münhasır oldu ve Yahuda devleti, İsrail devletinin yıkılmasından sonra, yüz altmış bir sene devam etti.

Yahuda devletiyle İsrail devleti, birbirlerini kıskanırlar ve daima birbirlerinin aleyhinde bulunurlardı fakat kardeş oğulları olduklarından, İsrail devletinin o şekilde yıkılması ve bunca Beni İsrail halkının esir olması Yahuda devletine pek fazla tesir etmiştir. Hatta o zaman Kudüs-i Şerif’te yaşayan Hazreti Eş’iya Aleyhisselam Asurilere beddua etti.

Asur devleti ise İsrail devletini mahvettikten sonra Yahuda devletine göz dikti ve aradan çok zaman geçmeden Kudüs-i Şerif üzerine bir ordu gönderdi fakat Hazreti Eş’iya Aleyhisselam, Asur askerinin Allah tarafından bozguna uğrayacağını önceden haber verdi. Gerçekten Asur ordusunda hastalık çıktı ve çok sayıda asker telef oldu. Ninova hükümdarı ümidini kaybederek Ninova’ya döndü. Bu suretle Yahuda devleti kurtuldu.

Fakat Beni İsrail, ondan sonra yine yanlış hareketlere başladı ve Hazreti Eş’iya’nın nasihatlerini dinlemedi. Sonunda o muhterem zatı şehit ettiler.

Hazkıya’nın vefatıyla birlikte yerine geçen oğlu, halka zulüm ve eziyet eder oldu. Her türlü günaha, fisk ve fücura daldı. O zaman Asur devleti, o gaddar ve günahkâr hükümdarın üzerine musallat oldu ve onu tutup bir müddet hapsettikten sonra yıllık bir miktar vergi vermek üzere yine Yahuda hükümdarı olarak Kudüs-i Şerif’e gönderdi.

Daha sonra Beni İsrail, yine azıttı. Şeri ahkâmı bir tarafa attılar ve Allah’ın emir ve nehyini unuttular.

İşte o vakit Kudüs-i Şerif’te Hazreti Ermiya Aleyhisselam, Beni İsrail’e peygamber olarak gönderildi ve Tevrat-ı Şerif’i meydana koydu. Şeri ahkâmı icra ettirmeye başladı.

O esnada Asur devleti, şark tarafına hareket etti. Fakat zafere ulaşamadı. Ondan sonra batıya yönelerek Kudüs-i Şerif üzerine hücum etti. Fakat bir yahudi kızı, ordu başkomutanını çadırın içinde öldürdü. Bu şekilde Asur askeri bozuldu ve Yahuda devleti kurtuldu.

Ama Asur devleti, bu bozgunun uğursuzluğundan kurtulamadı. Zira o bozgun üzerine Asurlulara bağlı olan birçok kavim isyan etti. Ninova’nın hiçbir tarafta hükmü geçmez oldu ve Babil valisi kuvvetlenmekle bağımsız bir hükümdar mertebesine geldi.

Ondan sonra Medliler hükûmeti ile Babil valisi, Ninova aleyhine ittifak ettiler. Babil valisinin oğlu ve başkomutan olan Buhtunnasır bir büyük ordu ile gitti ve Medler’in asakiriyle birlikte Ninova’yı muhasara etti. Sonunda galip geldiler. Ninova şehrini yaktılar, yıktılar ve yok ettiler. O esnada Buhtunnasır’ın babası vefat etmiş olduğundan Babil’e döndüğünde saltanat tahtına oturmuştur. Bu suretle Asur devleti, tamamen yıkıldı ve onun yerine iki devlet kuruldu. Biri Med devletidir ki şimdi İran dediğimiz yerler onda kaldı. Diğeri Keldani devletidir ki Asur devletinin batı tarafı onun hissesine düştü ve Babil şehri ona başkent oldu.

Babil şehri, bu şekilde tekrar başkent olduktan sonra Buhtunnasır onu büyüttü. Birçok yüksek bina ve büyük tahkimat ile süsledi, imar etti.

Hazreti Musa’nın vefatından Buhtunnasır’ın hükümdar oluşuna kadar kaç yıl geçmiş olduğu ihtilaflı bir meseledir fakat tarihçiler arasında meşhur ve muteber olan rivayete göre dokuz yüz yetmiş-dokuz senedir.

Buhtunnasır, tahta geçişinden birkaç sene sonra Beni İsrail üzerine hücum etti. Beni İsrail hükümdarı gördü ki karşı durmak kabil değildir. Çaresiz ona baş eğdi. Onun tarafından atanmış bir vali gibi Kudüs’te kaldı ve üç sene bu şekilde ona itaat etti.

Ondan sonra Beni İsrail hükümdarı, başkaldırarak Buhtunnasır’a karşı durdu. O da asker gönderdi ve onu Kudüs’ten çıkardı, yerine oğlunu geçirdi. Fakat çok geçmeden onu da tahttan indirdi, ulema ve Beni İsrail eşrafı ile beraber Babil’e götürdü, hepsini hapsetti.

Hazreti Danyal Aleyhisselam ile Hazreti Uzeyr de bu esirler arasındaydı, sonradan Buhtunnasır, Hazreti Danyal’ın kadrini anlamış ve ona hayli hürmet ve riayet etmiştir.

Buhtunnasır, o şekilde Beni İsrail hükümdarını Babil’de celp ettikten sonra yerine amcasının oğlu Sıdkıya adlı zatı kendi tarafından bir kaymakam hükmünde olmak üzere Beni İsrail üzerine hükümdar tayin edip Kudüs’e gönderdi. O da bir müddet Buhtunnasır’a tabi olarak Kudüs’te hükûmet etti. O sırada Hazreti Ermiya Aleyhisselam, Kudüs-i Şerif’te olup Buhtunnasır ile Sıdkıya’yı korkutuyordu ve Beni İsrail’e de günahlarından tövbe etmeleri için nasihat ediyordu.

Beni İsrail ise Allah’a asi olduğu gibi, günahları sebebiyle Allah tarafından üzerlerine musallat olan Buhtunnasır’a da isyan etmek istiyordu. Hazreti Ermiya Aleyhisselam gördü ki Beni İsrail’e söz geçmez, vaaz ve nasihat tesir etmez. Hemen içlerinden çıkıp bir tarafa savuştu. Sıdkıya da Buhtunnasır’a karşı harekete kalkıştı. Onun üzerine Buhtunnasır, çok sayıda asker ile beraber vezirini gönderdi. Bu vezir varıp bir müddet Kudüs-i Şerif’i muhasara ettikten sonra zorla içeri girdi. Kudüs’ü yaktı ve Beytü’l-Makdis’i yıktı. Beni İsrail’in kimisini öldürdü ve kimisini Sıdkıya ile beraber esir edip Babil’e gönderdi. Beni İsrail’den bazıları Mısır’a ve bazıları Mekke-i Mükerreme’ye kaçıp kurtuldu. Kudüs-i Şerif’te yalnız âcizler ve fukara güruhu kaldı.

Buhtunnasır, Babil’den ve diğer taraflardan birçok halk gönderip, Kudüs-i Şerif tarafında Beni İsrail’in geri kalanı ile karışık olarak iskân ettirdi ve üzerlerine kendi kaymakamını atadı. Bu olay Buhtunnasır’ın tahta geçişinin on dokuzuncu senesinde meydana geldi. Bu suretle Yahuda ve Bünyamin torunları da perişan oldu. Yahuda devleti tamamen battı ve hükûmet Beni İsrail’in elinden gitti.

Sıdkıya, Beni İsrail hükümdarlarının sonuncusuydu. Ondan sonra içlerinden hükümdar çıkmadı. Gerçi sonraları, bir ara Beni İsrail’e içlerinden reisler atandıysa da onlar, beldenin büyüğü makamında olup, hükümleri Kudüs-i Şerif’in dışarısına taşmamıştır. Buhtunnasır, bu şekilde Kudüs-i Şerif’i harap ettikten sonra bütün Şam bölgesini zapt etti, emir ve fermanını Mısır’a kadar yürüttü. Civarda bulunan kavimleri ve kabileleri korkuttu. Sonra kendisinin halefleri de bir müddet onun izinden gitti.

Bu şekilde Keldani devleti, altmış sekiz sene kadar Babil’de hüküm sürdü. Sonra İran’da ortaya çıkan Keyaniyan devleti gelip Babil’i ele geçirerek Keldani devletini mahvetti. O zaman Beni İsrail de esaretten kurtulup vatanına döndü. Kudüs-i Şerif’te toplanıp yetmiş seneden beri harap duran Mescid-i Aksa’yı yeniden bina ettiler. Bu defa Babil’den dönüşlerinde iki binden fazla ulema mensubu beraber bulunuyordu, hatta birisi de Hazreti Uzeyr idi.

Fakat önceden Kudüs şehri yanıp Beytü’l-Makdis de yıkıldığı zaman Tevrat-ı Şerif de kaybolmuş ve o vakitten beri Beni İsrail içinde ahkâm-ı şeriyye unutulmuş idi. Bunun üzerine Hazreti Uzeyr ulema ve Beni İsrail şeyhi ile bir yere geldi ve Tevrat-ı Şerif’i ezberden okudu. Diğerleri dinleyip yazdılar ve Musevi şeriatının ahkâmını yeniden meydana koydular. Bu şekilde Beni İsrail, Keldaniler’in elinden kurtuldu. Lakin hükûmeti kendi ellerine geçiremeyip İranilere tabi oldular. Ondan sonra, Buhtunnasır’ın üzerinden dört yüz otuz beş sene geçmişken meşhur Büyük İskender İran devletine galip geldi. Babil’i fethettiği sıralarda Kudüs’ü de ele geçirdi, Beni İsrail, Yunanlıların hükmü altına girdi.

Sonra Romalılar çıkıp Yunan memleketlerini zapt ettiklerinde Kudüs’ü de ele geçirdiler ve Beni İsrail, Romalılar’ın hükmü altında kaldı.

İşte o zamanlar Beni İsrail üzerine, içlerinden biri başkan olarak atandı. Fakat bu reisler kaymakam ve şehrin büyüğü makamında bulunurdu.

Hz. Zekeriyya (a.s.), Hz.Yahya (a.s.) ve Hz. İsa (a.s.)’ın Kıssaları

Hazreti Zekeriyya, Süleyman Aleyhisselam’ın neslindendir. Beytü’l-Makdis’te Tevrat yazan ve kurban kesen başkan idi. Cenabı Hak ona nübüvvet verdi. Hanımı İşa, çocuk doğurmadı. İşa’nın kız kardeşi Hanne ki Beni İsrail’in büyüklerinden İmran adlı zatın zevcesi idi. Onun da evladı olmadı. Hanne, “Cenabı Hak bana bir çocuk verirse Beytü’l-Makdis hizmetine vakfedeceğim.” diye adak adamış.

O zamanda erkek çocuklarını Beytü’l-Makdis hizmetine tayin etmek âdet idi. Hanne’nin de istediği erkek çocuk olduğundan, o şekilde nezretmişti. Hamile iken kocası İmran vefat etti. Kendisi de arzusunun aksine kız doğurdu. Ona Meryem adını koydu. “Ya Rabbi ne yapayım. Kız doğurdum, sen onu kabul et.” diye Cenabı Hakk’a yalvardı ve onu alıp Beytü’l-Makdis’e götürdü, “Alınız bunu, Mescit’e nezirdir.” deyip Beytü’l-Makdis hademesine verdi. Bir büyük zatın kızı olduğundan hepsi onu büyütüp terbiye etmeye rağbet gösterdi ve Hazreti Zekeriyya Aleyhisselam, onu alıp, hanımının yanına götürdü. Bu suretle Hazreti Meryem, teyzesi İşa’nın yanında büyüdü. Sonra Hazreti Zekeriyya, ona Beytü’l-Makdis’te hususi bir oda yaptırdı. Hazreti Meryem, odasına çekildi. Ve ibadet ile meşgul oldu. Yanına Hazreti Zekeriyya’dan başka kimse giremezdi.

Hazreti Zekeriyya Aleyhisselam, kendisinden sonra yerini tutacak evladı olmadığından üzüntülü idi. Hanımı zaten çocuk doğurmamış, kendisinin de yaşlanmış olması nedeniyle artık çocuğunun olma ihtimali kalmamıştı.

Cenabı Hakk’ın lütfu çoktur. İhsan ve inayetinin sonu yoktur. Bir gün Cebrail Aleyhisselam, Allah tarafından, Hazreti Zekeriyya’ya gönderildi. İşa’dan Yahya adında bir çocuk olacağını haber verdi ve Hazreti İsa’nın da dünyaya geleceğini bildirdi.

Ondan sonra Cebrail Aleyhisselam, Hazreti Meryem’in yanına vardı ve yakasından üfürdü. Hazreti Meryem hemen gebe kaldı. Önce İşa gebe kalıp Yahya’yı doğurdu. Altı ay sonra da Meryem’den İsa doğdu. Hazreti Meryem onu sardı, beşiğe koydu ve alıp kavminin yanına götürdü.

“Meryem! Sen ne yaptın? Baban fena adam değildi. Anan da fahişe değildi. Sen bir fena iş yapmışsın.” deyip hemen onu taşlamak üzere ellerine taş aldılar. Hazreti Meryem, “Ondan sorunuz.” diye eliyle İsa’ya işaret etti. “Biz beşikteki çocukla nasıl söyleşelim?” dediler.

Hemen Hazreti İsa söze başladı: “Ben, Allah’ın kuluyum. Bana kitap verdi, beni peygamber yaptı ve nerede olsam beni mübarek kıldı. Doğduğum gün, öldüğüm gün ve sonra dirildiğim gün bana selamet verecek.” dedi. Yahudiler, bunu işittikleri gibi hayrette kaldılar ve Hazreti Meryem’den el çektiler.

Fakat “Babasız çocuk olur mu?” diye Yahudiler aralarında dedikodu yaptılar. Hazreti Zekeriyya hakkında suizanda bulundular ve sonunda onu şehit ettiler. O zaman Zekeriyya Aleyhisselam yüz yaşında idi.

Ne garip şeydir ki Yahudiler, Hazreti Âdem’in anasız ve babasız olarak yaratıldığına inanırlarken, Hazreti İsa’nın yalnız babasız olarak yaratıldığına inanamadılar.

Meryem Aleyhisselam, İsa’yı aldı ve amcasının oğlu Yusuf Neccâr ile beraber Mısır’a gitti. On iki sene orada kaldılar. Ondan sonra Hazreti Meryem ile oğlu İsa, döndüler. Kudüs’e geldiler ve Nasıra köyüne indiler. Hazreti İsa, otuz yaşına girinceye dek orada kaldılar.

Hazreti Yahya, küçük çocuk iken Tevrat-ı Şerif’i eline aldı, Beni İsrail’e vaaz ve nasihat etmeye başladı ve babası gibi Hazreti Musa’nın şeriatıyla amel etmek üzere Beni İsrail’e peygamber oldu.

Ondan sonra Hazreti İsa Aleyhisselam otuz yaşına geldiğinde, yeni bir şeriat ile gönderildi ve ona İncil-i şerif nazil oldu. Onun şeriatı gelince Musa’nın şeriatı hükümsüz bırakıldı. Hazreti Yahya Aleyhisselam da onun şeriatına tabi oldu. Hatta o esnada Beni İsrail üzerine başkan olan kişi, kardeşinin kızını almak istedi ve Musa şeriatı üzere nikâh akdini Hazreti Yahya’ya teklif etti. O zaman ise Hz. İsa şeriatında kardeş kızını almak haram kılınmıştı. Onun için Hazreti Yahya da nikâh akdinden kaçındı. Kız ve anası gücenip Hazreti Yahya’nın öldürülmesi için ısrar ettiler. Kudüs reisi bulunan kişi de Hazreti Yahya’yı getirip onların huzurunda boğazlattı.

Hazreti İsa Aleyhisselam, bir ölüyü diriltti ve anadan doğma körlerin gözlerini açtı. Su üzerinde yürüdü ve daha bu yolda çok mucizeler gösterdi. Kendisine yalnız on iki kişi iman etti ki onlara havariyyun denilir. Onların birincisi Şem’ûnü’s-Safa’dır ki Nasara arasında ona Butrus (Petros) denilir ve birisi de Şem’ûn adında biridir ki ona da Yuda denilir.

Diğer Yahudiler, imana gelmek şöyle dursun, Hazreti Yahya gibi Hazreti İsa’yı da öldürmeye karar verdiler. Hazreti İsa Aleyhisselam, son defa olarak havariyyun ile bir gece birleşip, gizlice sohbet ediyordu. Yahudiler ise onu öldürmek için sıkı sıkıya arıyordu.

Hz. İsa, havariyyuna dedi ki: “Horoz ötmeden, yani sabah olmadan biriniz beni inkâr edecek, pek az paraya satacaktır.” Gerçekten havariyyundan Yuda Şem’ûn, sabah olmadan vardı, Yahudilerden bir miktar rüşvet alıp, Hz. İsa’nın yerini bildirdi.

Yahudiler hemen Hz. İsa’yı tutup da öldürmek için koştular, oraya gittiler. Hırs ve telaşla yanılıp o hain Yuda’yı tuttular. Onu astılar. Gerçekten İsa’yı astıklarını sandılar. Yüce Allah, Hz. İsa (a.s.)’ı İdris (a. s.) gibi göğe kaldırdı. Onu dünya sıkıntısından kurtardı.

Bundandır ki Yuda’nın adı Hristiyanlar arasında hakaretle anılır, fena ve hain kişilere Yuda derler.

Hz. İsa göğe çekildikten kırk sene sonra Romalılar, Kudüs’e saldırarak Yahudilerin kimini öldürdüler, kimini esir aldılar. Kudüs’ü yağma ve harap ettiler. Yahudi kitaplarını tamamen yaktılar. Beyt-i Mukaddes’i yıktılar. Kudüs şehrini İsrailoğulları’ndan temizlediler.

Böylece Yahudiler, darmadağınık oldular. Ondan sonra bir yerde toplanıp da bir topluluk kuramadılar. Her yerde hor görüldüler ve hakaretle karşılandılar. Fakir ve yoksul düşüp aşağılandılar. Hz. Musa’nın ölümünden Hz. İsa’nın doğumuna kadar bin yedi yüz on altı yıl geçmişti.

Hz. İsa (a.s.), otuz yaşına gelince kendisine peygamberlik geldi. Üç yıl kavmini Allah’ın birliğine çağırdı. Sonunda on iki kişi imana gelip, Hak yolda ona arkadaş oldular. Onların da birisi, sonunda kendisine hıyanet etti. Ondan sonra havariyyun, Hz. İsa (a.s.)’ın vasiyeti üzerine çevreye dağıldılar. Hristiyanlığı halka yaymaya çalıştılar.

Sonradan İncil diye meydana birçok kitap çıktı. Bir kısmı havariyyundan bazılarına, bir kısmı da onların talebelerine dayandırıldı.

Bunlar ise Hz. İsa’nın hayatı hakkında tarih yollu kaleme alınmış kitaplardı. Bunlarda İsa (a.s.)’ın bazı hâlleri, vasıfları belirtilmişti. Ara yerlerde İncil ayetleri yazılmıştı fakat bunlar birbirine uygun değildi.

Hristiyanların başkanları gördüler ki bunlar birbirine uymuyor. Hepsini gözden geçirdiler. İçlerinden dördünü ayırdılar. Onları diğerlerine göre doğruya daha yakın buldular. İşte İncil diye Hristiyanlar arasında dolaşan bu dört kitaptır. Onlar da tamamıyla birbirine uymaz. Asli İncil ele geçmemiştir.

Havariyyun dağılıp uzaklara giderek Hz. İsa’nın dinini halka öğretmişlerse de o zaman dünya, Allah’ı tanımayan ve O’na ortak koşanlarla doluydu. Hz. İsa’nın dini açıkça yerine getirilemeyip, üç yüz seneden fazla gizli tutuldu. Hristiyanlar yer altlarında, mağara ve mahzen gibi yerlerde gizlice ibadet ederlerdi. Duyulup tutulanlar eza ve cefa görür, bazen işkenceye uğratılırdı.

En sonunda Roma İmparatoru Konstantin, Hz. İsa’nın doğum tarihinden üç yüz on yıl sonra Hristiyanlığın açıkça yerine getirilmesine izin verdi.

Daha sonra Kostantiniye şehrini kurdu. Roma devletinin eski başşehri Roma’yı terk ederek, bu Kostantiniye şehrini başşehir yaptı. Kendisi de Hristiyan oldu. Ondan sonra Hz. İsa (a.s.)’a iman edenler çoğaldı. Hz. İsa’nın dini pek çok yere yayıldı. Hz. İsa’nın dinine girenlere “Nasara” denildi.

Fakat vaktiyle Hristiyanlığın esasları, güzelce kaydedilmediğinden, iş piskoposların ellerine kaldı. Birtakım maksatlarla anlaşmazlık çoğaldı. Roma devleti ikiye bölündü. Biri Doğu Roma İmparatorluğu’dur ki başşehri İstanbul’du. Diğeri Batı Roma İmparatorluğu’dur ki başşehri Roma’ydı.

Bu iki ve eski başşehir, birbirini kıskandı. Bu yüzden Roma devleti ikiye ayrıldığı gibi, mezhepçe de Hristiyanlar ikiye bölündü.

Bir kısmı “rimpapa”ya, yani Roma piskoposuna bağlandılar. Bunlara “Katolik” denildi. Bir kısmı İstanbul patriğine bağlandılar. Bunlara da “Ortodoks” denildi. Sonraları birbirine aykırı birçok mezhep ortaya çıktı. Hristiyanlık tamamen aslından uzaklaştırıldı.

Hâlbuki diyanetteki asıl gaye, şirkten yani Allah’a ortak koşmaktan sakınmak olduğundan, Hristiyanlar şirk koşanlara mahsus olan putlardan son derece kaçınırlarken, sonradan Hristiyan ibadethanelerine resimler asıldı. Kiliseler bayağı şirk koşanların tapınaklarına benzetildi.

Öteki milletler ise Allah’ı tanımazlar, O’na ortak koşarlardı. Hayli zaman peygamber de gelmedi. Uzun bir süre peygambersiz geçti. Bütün dünya sapıklıkta kaldı.

Romalılar bütün Avrupa kıtasını ele geçirdikten başka, Anadolu, Mısır, Şam ve Irak’ı dahi aldılar. O çağlarda Romalılar diğer milletlere göre daha medenilerse de ahlaksızlığa düşkün, sefahat ve işrete dalmış olduklarından, vardıkları yerlerde medeniyetle beraber pek fena âdetler bıraktılar. Bu yüzden birçok millet ve kavmin ahlakı bozuldu. Bereket versin ki Romalılar, Arap Yarımadası’nı ele geçiremediler. Kendilerinin çirkin huyları ve fena âdetlerini Araplara bulaştıramadılar.

Fakat Arap kabileleri de çöllerde, tamamen göçebe bir hayat yaşıyorlardı. Kendilerini cahillik kaplamıştı. Kimi Hristiyanlığa, kimi Yahudiliğe meyletmişti. Bir takımı da tırnak kesmek, boy abdesti almak ve sünnet olmak gibi, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (a.s.)’ın dinlerinden kalma hükümlerle amel etmekteydiler. Yine bir kısmı da puta tapar olmuşlardı. Her sene hac mevsiminde Arap kabilelerinden pek çok kimse Mekke’ye gelip Kâbe’yi ziyaret ederken, bir taraftan da Kabe’deki putlara taparlardı.

Kısacası o çağlarda dünya pek karanlık ve karışık bir duruma gelmiş ve düzelmesi için de bir peygamberin gönderilmesi gereği hasıl olmuştu.

İKİNCİ BÖLÜM
HAZRETI MUHAMMED (S.A.V.)

Hâtemül-Enbiyâ Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri’nin Doğumundan Önce Meydana Gelen Harikulade Olaylar

Ahir zamanda, Arap bölgesinde İsmail (a.s.)’ın soyundan “Son Peygamber”in geleceği, daha önceki peygamberlere gönderilen kitaplarda da yazılıydı. Geçmiş peygamberlerden bazıları da O’nun özelliklerini belirtmiş ve tarif etmişlerdi.

“Hâtemü’I-Enbiyâ” yani “Son Peygamber” âlemlerin övüncü ve insanoğlunun en üstünüdür. O zamanın hükmünce O’nun Arap kavminden çıkması, Allah’ın bir hikmeti, o çağın bir gereğiydi. Çünkü Araplar o zaman dünya çapına yayılmış olan fenalıklara bulaşmamış ve Romalıların çirkin âdetlerine alışmamışlardı. Arap Yarımadası’nda çöl göçebeliği sayesinde asıl yaradılışları üzere kalmışlardı. Her ne kadar Araplar, ilim ve sanattan yoksun iseler de içlerinde fesahat ve belagat, yani güzel, edebî ve dokunaklı yazma merakı artmış olduğundan pek çok şair; gayet fasih ve beliğ yazarlar ve çok güzel konuşan hatipler yetişmişti.

Okur yazar olmadıkları hâlde gayet güzel şiir söylerler, daima düzgün ve güzel söz söylemekle övünürlerdi. Hatta Mekke yakınında “Sûk-u Ukâz” denen yerde her yıl, Arapça ayların on birincisi olan zilkade ayında büyük bir panayır kurulurdu. Her taraftan şairler, yazarlar toplanırdı. Güzel şiirler, seçkin hutbeler okunur, söz alanında yarışlar olurdu. Birinci seçilenler “aferin” alır; şiiri Kâbe duvarına asılırdı.

Böylece Kâbe duvarına asılmış yedi kaside (bir çeşit şiir) vardı ki onlara “Muallekât-ı Seb’a (Yedi Askı)” denilir. Birincisi İmrü’l-Kays’ın kasidesi olup, en yukarı asılmış ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğine kadar öylece kalmıştı.

Kısacası şairler, hatipler; güzel şiirler, dokunaklı hitabelerle büyük halk kitlesine öğütler verirler, halk ahlakının güzelleşmesine çok gayret ederlerdi. Cahiliye zamanında Arapların edebiyatta bu derece ilerlemeleri dikkat çekecek, ibret alınacak bir özelliktir. Belki de Arap dilinin o derece yükselmesi, Allah tarafından bu dille bir kitap indirileceğine işaretti.

Peygamberlerin babası Hz. İbrahim (a.s.)’ın, oğlu Hz. İsmail (a.s.) için dua ettiği, yüce Allah’ın da duasını kabul ederek Hz. İsmail soyundan büyük bir millet çıkaracağını müjdelediği Tevrat’ta yazılıdır.

Hz. İbrahim’in diğer oğlu Hz. İshak (a.s.)’ın soyundan pek çok peygamber gelip geçmişti. Onların devri bitip, artık Hz. İsmail evladına sıra gelmişti. Hz. İshak soyundan gelen bunca peygambere karşılık, Hz. İsmail soyundan en Son Peygamber gelecekti.

Araplar nesep ilmine çok kıymet verir, her kabile kendi soyunu ezberlerdi. Kabilelerin birbirine göre üstünlüğü olduğundan, her biri kız alıp verme konusunda akranını arar ve dengini gözetirdi.

Hz. İsmail’in evladı ve torunları çoğaldı. Arap Yarımadası’nın her tarafına dağıldı. İçlerinden Adnanoğulları, onların içinde Mudaroğulları, onların arasında Kureyş Kabilesi, ötekilerden seçkin birer topluluktu. Kureyşliler içinde Hâşim kolu ise hepsinden çok daha fazla şeref ve fazilet sahibi idi.

Hâşim’in babası Abdi Menâf, onun babası Kusayy, onun babası Hakim, onun babası Mürre, onun babası Kâ’b, onun babası Lüvey, onun babası Fihr, onun babası Malik, onun babası Nadir, onun babası Kenane, onun babası Huzeyme, onun babası Müdrike, onun babası İlyas, onun babası Mudar, onun babası Nizar, onun babası Maad ve onun babası Adnan’dır. Adnan da Kayzar İbni İsmail Aleyhisselam neslindendir.

İşte Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhisselam’ın büyük ecdadı bu zatlardır ki her birinin zürriyeti çoğalmış ve her biri pek çok topluluğun reisi, nice kabile ve aşiretlerin dedesi ve babası olmuştur.

Fakat her ne vakit birinin iki oğlu olsa yahut bir kabile iki kol olsa Hâtemü’l-Enbiyâ’nın soyu en şerefli ve hayırlı olan tarafta bulunurdu. Her çağda onun en yüksek atası kim ise yeryüzündeki ülkelerinden bilinirdi.

Çünkü Hz. İsmail’in alnında bir nur vardı. Ülker yıldızı gibi parlardı. Bu parlaklık ona babasından kalmış, sonra evlattan evlada geçerek Adnan’a, ondan da Maad ve Nizar’a gelmişti.

“Nizar”, Arapça “az bir şey” manasındaki “nezir”den gelir. Bu adın konmasına sebep şudur: Nizar, dünyaya gelince babası Maad, onun alnındaki parıltıyı görür görmez pek çok sevinmiş, kavmine büyük bir ziyafet verip, “Böyle oğul için bu kadar ziyafet azdır.” deyince oğlunun adı “Nizar” kalmıştır.

Bu parıltı ise Hz. Muhammed’in nuru olup, Hz. Âdem’den beri evlattan evlada geçmiş; sonunda asıl sahibi, Son Peygamber Hz. Muhammed’de durmuştu.

Böylece Adnanoğulları içinde, Hz. Muhammed’e ait parıltıyı taşıyan ve yansıtan bir seçkin soy çıkmıştı. Her çağda bu soydan olan şahıs kim ise yüzünün hemen anlaşılacak kadar güzel, nurlu olmasından dolayı ötekilerden ayırt edilir, hangi kabilede ise o kabile diğerlerinden üstün olurdu.

Bundan dolayı Nizar’ın evladı ve torunları içinde Mudaroğulları öbürlerinden daha çok şan ve şöhret buldu, Mudaroğulları çoğaldı, çevreye yayıldı. Birçok kabileye ayrıldılar, içlerinden Kureyş Kabilesi seçkinleşti. Kureyş Kabilesi Fihr İbni Malik’in evlat ve torunlarıydı, onun oğulları içinde Lüvey ve onun oğulları içinde de Kâ’b, diğerlerinden seçkin ve muhterem oldu.

Kâ’b İbni Lüvey, cuma günleri kavmini toplayarak hutbe okurdu. Kendi soyundan Son Peygamber geleceğini söyler, onun zamanına kim yetişirse ona iman etmesini öğütlerdi.

Kâ’b’ın torunlarından Kusay da Kureyş Kabilesi içinde pek büyük bir kişidir. Şurada burada dağınık Kureyşlileri toplayıp kuvvet buldu. Mekke’de başa geçti.

Kâbe hizmeti, aslında Hz. İsmail’in evlat ve torunlarındayken, sonra bu şerefli hizmet Cürhüm Kabilesi’ne geçmiş, sonra göç eden ve Mekke yakınında yaşayan Huzaa Kabilesi, bir aralık Kâbe hizmetini ve Mekke başkanlığını ele geçirmişti. Kusay, bir fırsatla Kâbe’nin anahtarlarını Huzaa’dan aldı. Ondan sonra Kâbe hizmeti de Kureyş Kabilesi’nde kaldı.

Kusay’ın Zühre diye bir kardeşi vardı, onun da evlat ve torunları çoğaldı. Kureyş Kabilesi içinde şeref ve itibar buldu, Son Peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.v.) annesi Âmine Hatun onun soyundandır.

Kusay ölünce Abdi Menâf, Abdud-Dar ve Abdul-Uzza adındaki oğulları kaldı. Abdi Menâf, diğerlerinden fazla şan ve şeref buldu. Başkanlık ve efendilik, onun soyunda yerleşti. Abdud-Dar’ın soyundan da Kâbe hizmetindeki Şeybeoğulları geldi.

Abdi Menâf’ın Hâşim, Abdi Şems, Muttalib ve Nevfel adlarında dört oğlu oldu. Her birinin soyundan gelenler çoğaldı. Hatta Beni Ümeyye denilen Emeviler, Abdi Şems’in soyundan gelmişti. Fakat hepsinin en şereflisi, en faziletlisi Hâşim’dir. Nitekim Abdi Menâf’tan sonra Kureyş kavminin büyüğü oydu. Bu temiz soydan gelenlere Beni Hâşim ve Hâşimî denilir. Son Peygamber de onlardandır.

Kureyş kavmi ticaretle uğraşan bir topluluktu. Kışın Yemen’e, yazın Şam’a giderler; her yıl iki tarafla da çokça alışveriş ederlerdi.

Bundan dolayı Hâşim de Şam kafilesiyle Mekke’den çıkıp giderken Medine’ye uğradı. Orada Beni Neccâr Kabilesi’nden Selma adlı kızla evlendi. Oradan Şam ülkesine gitti ve Gazze’de öldü.

Selma ise ondan gebe kalıp son derece güzel ve yüzü nurlu bir erkek çocuk doğurdu ve bu çocuk Şeybe diye adlandırıldı.

Şeybe büyüdü. Dayı çocuklarıyla beraber çıkıp gezmeye başladı. Fakat hiç birine benzemiyordu. Yüzünde ülkeri vardı, alnı ay gibi parlar, güzel yüzünü görenler hayran kalırdı, başka soydan olduğu yüzünden belli oluyordu.

Allah’ın Resulü’nü öven ensardan Medineli ünlü Şair Hassan’ın babası Sabit o sırada Medine’den Mekke’ye gidip Hâşim’den sonra Kureyş’in ulusu olan kardeşi Muttalib’le görüştü. “Ah eğer kardeşinin oğlu Şeybe’yi görsen şaşardın. Babana ne kadar benzer ve nasıl şeref ve güzellik sahibidir, tarif olunmaz.” diye Şeybe’yi anlatınca, Muttalib’in kalbine Şeybe’yi görme arzusu düştü.

Kureyş kavmi içinde babadan oğula geçen peygamberlik nuru, Hâşim’e gelmiş ve yüzünde görülmüştü. Hâlbuki Hâşim’in Şeybe’den başka Esed adlı bir oğlu olmuşsa da ondan yalnız Fâtıma adlı bir kız kalmıştı ki Hz. Ali’nin anasıdır. Demek ki Hâşim’e Şeybe’nin hayırlı bir vekil olması tabii bir durumdu. Sabit’in ifadesi de bunu doğruladı. Bundan dolayı Muttalib, Şeybe’yi görmek zorunda kaldığından hemen Mekke’den Medine’ye gitti.

Muttalib Medine’ye varınca bir yerde Beni Neccâr’ın çocukları arasında Şeybe’yi gördü. Bir kere tavır ve hareketine, yüzündeki güzellik ve parıltıya baktı, kimse söylemeden yeğeni olduğunu bildi ve gözlerinden yaş aktı.

Nitekim Muttalib, Şeybe’yi tavır ve hareketinden bildiğini, gözlerinden yaş geldiğini bazı şiirlerinde pek yanık açıklayıp hikâye etmiştir. Muttalib hemen orada Şeybe’ye bir kat elbise giydirdi ve onu anasına gönderdi. Sonra anasını razı ederek Şeybe’yi Mekke’ye götürdü.

Mekke’ye girerken Şeybe’yi görenler, “Acaba bu çocuk Muttalib’in kölesi midir?” demişler. O yüzden Şeybe’nin adı Abdül-Muttalib kalmış ve Muttalib ölünce yerine geçip, Kureyş kavminin efendisi, başkanı olmuştur.

Abdül-Muttalib’in alnında Hz. Muhammed’in nuru parıldardı. Kureyş kavmi, bundan dolayı onu çok uğurlu sayardı. Öyle ki Mekke taraflarında kıtlık, pahalılık olsa, onun eline yapışıp Sebir Dağı’na çıkarlar, onun yüzü suyu hürmetine Allah’tan yağmur isterlerdi. Allah da Hz. Muhammed’in nuru hürmetine onlara rahmet ve bereket gönderirdi.

Son Peygamber Hz. Muhammed’in dünyaya gelmesi yaklaştıkça kâhinler, yani görünmez âlemden haber vericiler, O’nun dünyayı şereflendireceğini bildirdiler. Gariplikler ve alışılmışın dışında işaretler belirmeye başladı. Biri şudur ki Abdül-Muttalib bir gün Harem-i Şerif’de uyurken bir rüya görüp korkuyla uyandı. Kâhinlere gidip rüyasını anlattı. Kâhinler de “Senin soyundan çocuk doğacak, yer ve gök halkı ona iman getirecek.” dediler.

Bunun üzerine Abdül-Muttalib, Kureyş kadınlarından Fâtıma adlı bir kız aldı. Ondan oğlu Abdullah dünyaya geldi. Hz. Muhammed’in nuru, onun alnında görünür oldu.

Daha önce Mekke’de hüküm süren Cürhüm Kabilesi’nin üzerine düşman saldırınca Yemen taraflarına kaçmak zorunda kaldıklarında Kâbe hazinesinden bir hayli eşya alıp zemzem kuyusuna atmışlar, üzerine de taş, toprak dökerek yerini belirsiz etmişlerdi. Yıllarca bu durum üzere kaldı. Zemzemin nerede olduğunu kimse bilmiyordu. Bir gece Abdül-Muttalib’e rüyasında zemzemin yeri bildirilmiş ve işareti gösterilmişti.

Böylece Abdül-Muttalib zemzem kuyusunu buldu. Oğullarıyla beraber onu kazmaya başladı. İçinde kılıçlar, zırhlar ve altından yapılmış geyik heykelleri çıktı. Abdül-Muttalib onları aldı. Geyik heykellerini Kâbe’nin kapısının önüne koydu. Zemzem kuyusunu tamamen ayıklayıp hacılara zemzem dağıtmaya başladı.

Kureyş kavmi, büyük dedeleri Hz. İsmail’den kalma mübarek bir kuyunun meydana çıkmasından dolayı çok sevindiler, şükrettiler. Bu yüzden Abdül-Muttalib de eskisinden fazla şan ve şöhret buldu. Halkın gözünde kıymet kazandı.

Abdül-Muttalib’in oğulları; Haris, Ebu Talib, Ebu Leheb, Gaydak Hacî, Abdül-Kâbe, Mukavvim, Zübeyir, Dırar, Kuşem, Abdullah, Hamza ve Abbas’tır. Fakat Kuşem küçükken ölmüştür.

Abdül-Muttalib, oğulları içinde en çok Abdullah’ı severdi çünkü içlerinde en güzel, en fazla ahlak sahibi oydu. Peygamberlik nuru onun yüzünde açıkça görünüyordu.

Beni Zühre büyüğü Vehb’in kızı Âmine, soy sop bakımından Kureyş kızlarının en faziletlisi olduğundan, Abdül-Muttalib onu Abdullah’a aldı.

Âmine, Abdullah’tan Hâtemü’l-Enbiyâ’ya hamile kaldı ve hemen Abdullah’ın alnındaki parlayan nur Âmine’nin alnında parlamaya başladı. O esnada Kureyş kavmi, kıtlık ve pahalılığa müptela olup, fazlasıyla sıkıntı çekmekte iken, Resul-ü Ekrem, ana rahmine düştüğü gibi, onun hürmetine, Hak Teâlâ Hazretleri, Kureyş’in bağ ve bahçelerine o kadar feyz ve bereket verdi ki hepsi zengin oldu.

O seneye Araplar “fetih ve sevinç yılı” dediler. Âmine gebeyken Abdullah, Şam kafilesiyle Medine’ye gitti, orada hastalandı. Yirmi beş yaşında dayılarının yanında öldü. Böylece Son Peygamber, yetim inci gibi anasının karnındayken tek ve yetim kaldı, işte o sırada alışılmışın dışında olan hadiselerden, meşhur “Fil Olayı” çıktı.

Uzun yıllar Yemen’de hüküm süren Himyer hükümdarlarının kuvvetleri azalınca Habeşliler, Arabistan yakasına geçip, Yemen ülkesini ele geçirmişlerdi.

Habeşlilerde hükümdarlık sırası Ebrehe adlı padişaha gelince, Yemen’in başşehri olan San’a’da büyük bir kilise yaptı. Bundan maksadı, Arapları Kâbe ziyaretinden vazgeçirmek, yüzlerini San’a’ya çevirmekti. Araplar ise eskiden beri yılda bir kere Mekke’ye gelip Kâbe’yi ziyaret edegeldiklerinden, San’a’da yeni yapılmış böyle bir kiliseye meyletmek şöyle dursun, ona hakaret gözüyle bakıyorlardı. Öyle ki içlerinden birisi o kilisenin içine girip pisledi. Bundan dolayı Ebrehe çok öfkelendi. Hemen Kâbe’yi yıkmak üzere büyük bir orduyla Mekke’ye doğru yola çıktı. Taif şehrine gelince bir miktar askerle bir adamını Mekke’ye gönderdi. O da gelip Mekke halkının hayvanlarını sürdü. Bu sırada Abdül-Muttalib’in de dört yüz devesini götürdü.

Abdül-Muttalib, hemen Ebrehe’nin ordusuna gitti. “Kureyş başkanı geldi.” diye haber verdiler. Onu yanına davet edip, büyük bir hürmetle ağırladı. “Niçin geldin?” diye sordu. Abdül-Muttalib develerini istedi. Ebrehe “Ben sandım ki Kâbe’yi yıkmayayım diye ricaya geldin?” dedi.

Abdül-Muttalib dedi ki: “Ben develerin sahibiyim. Onları isterim. Kâbe’nin sahibi vardır, onu O korur.” Hemen Ebrehe emretti, hayvanlarını geri verdiler.

Abdül-Muttalib, hayvanlarını aldı Mekke’ye getirdi. “Bu Kâbe’nin sahibi, onu korur korkmayınız.” diye Kureyş’e güven verdi.

Çünkü Son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.), ana rahmine düşmüş, mutlu doğum yaklaşmıştı. Yakında dünyayı şereflendireceklerine dair, alışılmışın dışında nice işaretler belirmiş, Abdül-Muttalib rüyasını görmüştü. Bu bakımdan Ebrehe’nin Allah’ın Evi’ni yıkamayacağını kendi vicdanında kestirmişti.

Gerçekten iki ay sonra Son Peygamber dünyaya gelecek, sonra Kâbe’yi kıble edinecek, Ebrehe ordusunun durumu da dünyaya büyük bir ibret olacaktı.

Ebrehe’nin büyük bir fili vardı. Daima onu askerinin önünde yürütür, onunla nereye gitse zafer kazanacağına inanırdı, öyle tecrübe etmiş, öyle bellemişti. Bu sefer de Ebrehe, o fili ordusunun önüne kattı, hemen Mekke üzerine yürüttü.

Mekke’ye yaklaşıp da içeri girmeye hazırlanırken fil yere çöktü. Kaldırıp yürütmeye çalıştılar, yürümedi. Başını başka tarafa çevirdikçe hemen koşup gider fakat Mekke’ye doğru çevirdikçe gitmeyip yere yatardı.

Onlar bu çekişmedeyken Allah (c.c.) tarafından birçok Ebabil, yani dağ kırlangıcı veya keçisağan kuşları geldi. Her birinin ağzında, ayaklarında birer ufak taş vardı. Bu taşları Ebrehe askerlerinin omuzlarına bıraktılar. Hangisine değse yaralanıp öldü. Kalanlar düşe kalka Yemen’e kaçıp kurtuldu. Ebrehe de bu suretle San’a’ya varabilmişse de fena hâlde hasta olduğundan, çok geçmeden ölmüştür. Ondan sonra iki oğlu sırasıyla -kısa süreliğine- San’a’da hüküm sürmüşlerse de çok geçmeden devletleri yıkılmıştır.

Ebrehe’nin askeri öylece dağılınca Mekke halkı, şehrin dışına çıkıp onun ordusunda buldukları mal ve eşyaları aldılar.

Son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) hürmetine Kureyş Kabilesi hem öyle büyük bir düşmanın şerrinden kurtuldu hem de böyle zahmetsizce bir hayli ganimet malına kavuştu. Bir kat daha şan ve şöhret buldu.

Kureyş Kabilesi’yle çekişmekte olan Arap kabileleri artık onlarla savaşmaktan vazgeçip, onların, Allah (c.c.) tarafından korunduğuna inandılar. Bu seneye Araplar “Fil Yılı” diye ad koydular ki Hz. İsa’nın doğumunun beş yüz altmış dokuzuncu senesiydi.

Son Peygamber Hazreti Muhammed (s.a.v.) de o yıl doğdu ki Ebrehe’nin yukarıda anlatılan fille Mekke’ye gelip gitmesi muharrem ayının ortalarındaydı. Takriben elli gün sonra rebiülevvel ayı içinde de Hz. Muhammed (s.a.v.) doğdu

Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) Doğumu

Fil Yılı’nda ve Rûmî aylardan nisan içinde, rebiulevvel ayının on ikinci pazartesi gecesi, sabaha doğru, henüz tan yeri ağardığı vakit, âlem bir başka âlem oldu. Yani Hâtemü’l-Enbiyâ Muhammed Mustafa Sallallahü Aleyhi ve Sellem Hazretleri doğdu ve gün doğmadan âlem nur ile doldu.

Abdullah’tan Âmine’nin alnına geçmiş olan parlayan nur, onun alnına geçti. Âdem devrinden beri evlattan evlada intikal edegelen peygamberlik nuru, şimdi sahibini buldu ve artık onda karar kıldı.

Ertesi gün, pazartesi sabahı putlar, yüzüstü düşmüş bulundu, görenler hayrette kaldı.

Şu sözler Âmine’den rivayet olunmuştur: “Ben, öteki kadınlar gibi gebelik zahmeti çekmedim. Gebelerde olan ağırlıkları duymadım fakat gece rüyamda gördüm ki biri gelip ‘Ey Âmine, iyi bilmelisin ki sen âlemlerin hayırlısına gebesin. Doğduğu zaman adını Muhammed koyasın.’ dedi. Doğum yaklaşınca kulağıma şiddetli bir ses geldi, ürktüm. Hemen bir ak kuş geldi, kanadıyla arkamı sığadı. Bendeki korkma ve ürkme hâlleri geçti. Bir yanıma baktım ki beyaz bir kâseyle şerbet sundular. Alıp içtiğim gibi her tarafımı nur kapladı. O anda Hz. Muhammed (s.a.v.) dünyaya geldi. Etrafıma baktım, gördüm ki Abdi Menâf kızlarına benzeyen fakat gayet uzun boylu birçok kız, etrafımda dönüyorlar. Şaşırdım. ‘Ya Rabbi bunlar kimlerdir?’ dedim.”

Hz. Muhammed (s.a.v.) doğarken Âmine’nin gözünden perde kaldırılıp anlatıldığı gibi, cennet hurilerini, melekleri görmüş olduğu, daha pek çok harikulade hâller seyretmiş olduğu rivayet edilir.

Cennetle müjdelenen on kişiden Abdurrahman İbni Avf Hazretleri’nin validesi Şifa Hatun o gece Âmine’nin yanında bulunmuş, kendisinin gözüne de Hz. Muhammed’in (s.a.v.) doğumu sırasında doğudan batıya kadar bütün dünyanın nurla dolması gibi daha pek çok âdet ve tabiat dışı şeyler görünmüş olduğunu, oğlu Abdurrahman’a söylemiş, o da başkalarına anlatmıştır.

O gece Abdül-Muttalib, Kâbe’de Allah’a (c.c.) yönelmiş yalvarırken, “Müjde ey Abdül-Muttalib! Şimdi Âmine’den bir çocuk doğdu. Vücudu âleme rahmettir.” diye gizliden bir ses işitmiş, hemen Âmine’nin yanına gitmiş, orada da nice alışılmışın dışında şeyler görmüştür.

Son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) sünnetli ve göbeği kesilmiş olarak doğmuştu. Arkasında, iki kürek kemiğinin arasında, ta kalbinin hizasında bir nişanı vardı ki ona peygamberlik yüzüğü, peygamberlik mührü denilir.

Şu sözler Hz. Aişe’den rivayet edilmiştir: “Mekke’de bir Yahudi vardı. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) doğduğu gecenin ertesinde, Kureyşlilerin toplandığı yere gelerek, ‘Bu gece aranızda bir oğlan doğdu mu?’ diye sormuş. ‘Evet. Abdül-Muttalib’in oğlu Abdullah’ın bir oğlu oldu.’ demişler. ‘İşte Son Peygamber O’dur ve arkasında nişanı vardır.’ diye haber vermiş. Varmışlar, Hz. Muhammed’i (s.a.v.) görmüşler. Yahudi, O’nun görünüşüne bakıp, arkasındaki peygamberlik mührünü görünce aklı başından gitmiş ve ‘Peygamberlik artık İsrailoğulları’ndan gitti. Bundan sonra başka peygamber gelme ümidi bitti. Kureyşliler öyle bir devlete erecekler ki şan ve şerefleri doğudan batıya kadar her yere ulaşacak.’ demiş.”

İsrailoğulları’nın peygamberleri, Son Peygamber Hz. Muhammed’i (s.a.v.) bazen Muhammed (s.a.v.), bazen de Ahmed diye anmışlar ve işaretlerini söylemişlerdir. Gizliden haber veren kâhinler de böyle bildirdiklerinden, o zamanki Yahudi kâhinleri arasında Son Peygamber’e dair çok sözler söylenir ve dünyayı şereflendirmesi beklenirdi. Bundan dolayı doğuş tarihini anlamış ve belirtmişlerdi.

Hassan bin Sabit’ten rivayet edilmiş, demiş ki: “Ben sekiz yaşında idim, bilirim ki bir gün sabahleyin Medine’de bir Yahudi, diğer Yahudilere bağırıp, ‘Bu gece Ahmed’in yıldızı doğdu.’ dedi. Sonra hesap ettim. Muhammed’in (a.s.v.) doğum gecesine muvafık düştü.”

Abdül-Muttalib, bu gibi hayırlı işaretleri görüp çok sevindi ve “Bu oğlumun şanı pek büyük olacak.” dedi. Kendisine Allah tarafından böyle mutlu bir oğul verildiğine dair güzel bir kaside söyledi ve büyük bir ziyafet verip, Kureyş Kabilesi’ni davet etti. Geldiler, yediler, içtiler. “Bu ziyafete sebep olan çocuğa ne ad koydun?” diye sordular. Abdül-Muttalib, “Muhammed” diye cevap verdi. Onlar da “Dedelerinde olmayan böyle bir adı koymaktan maksadın nedir?” diye sordular. “Maksadım ve istediğim şu ki O’nu gökte Allah (c.c.) ve yerde halk pek çok övsünler.” dedi.

Son Peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.v.) pek çok adı vardır. En meşhurları “Muhammed” ve “Ahmed”dir. “Muhammed” Arapçada çok övülmüş olan kimse demektir.

Mahmud, Mustafa, Sahibü’l-Beyan, Sahibü’l-Hâtem, Sahibü’l-Makami’l-Mahmud, Sahibü’l-Kadib, Sahibü’l-Herave de Son Peygamber, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) yüksek lakaplarındandır.

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) doğumunda meydana gelen alışılmışın dışında olan, görülmemiş hâllerden bazıları da şunlardır:

Hz Muhammed’in (s.a.v.) doğumu sırasında, İran hükümdarının sarayı sarsıldı. On dört balkonu yıkıldı. Fars vilayetinde İstahrâbâd adlı şehirde ateşe tapanların bin seneden beri yanan ateşleri söndü. Sâve Gölü yere batıp görünmez oldu, Semâve Vadisi’nde tam tersine sular taştı. İran’ın Başkadısı Mubedan da o gece rüyasında, bir alay sert ve başıboş devenin bir bölük Arap atını yenerek, Dicle Nehri’ni geçip İran şehirlerine dağıldıklarını görmüştür.

O zaman Sasaniler sülalesinden İran Şahı Nûşirevan, sarayın sarsılıp da balkonların yıkılmasından canı sıkılmış bir hâlde yakınlarıyla bu meseleyi konuşurken, İstahrâbâd’dan, ateşinin söndüğü haberi geldi. Yine bu sırada Sâve Gölü’nün battığı ve Semâve’de suların taştığı işitildi. Hesapladılar. Bütün bunların, balkonların yıkıldığı zamana rastladığını hayretle gördüler.

Bunun üzerine Nûşirevan telaşlanıp hemen Mubedan’ı çağırtarak, bu olanları bir bir anlattı. O da o gece görmüş olduğu rüyayı söyledi.

Nûşirevan daha çok telaş ve endişeye düşüp, “Acaba bu işaretler ne ola?” diye Mubedan’a sordu. Mubedan, ne olacağını biliyordu. Hemen, “Arabistan’da büyük bir olay çıkması gerekir.” diye cevap verdi.

Hemen Nûşirevan, Arap hükümdarlarından kendisine bağlı Numan İbni Münzir’e ferman gönderip, “Bana bilgin bir adam gönder.” diye buyurdu. Numan da Abdül-Mesih adında tanınmış bir bilgini gönderdi.

Abdül-Mesih hemen İran hükümdarının başşehri Medayin’e varıp Nûşirevan’ın yanına girdi. Nûşirevan olup bitenleri söyleyip, “Bu işaretler ne manaya gelir?” diye sordu. Abdül-Mesih de “Benim Şam taraflarında oturan Satih adında bir dayım vardır. Bunların manasını ancak o açıklayabilir.” diye cevap verdi.

Bunun üzerine Nûşirevan, “Haydi çabuk Satih’in yanına git. Ona sor, bana cevabını getir.” diye emretti. Abdül-Mesih de hemen Medayin’den çıkıp Şam ülkesine gitti.

O zaman Araplar içinde kâhin ve arrâfe denen birtakım bilgin adamlar vardı ki Allah’ın sırlarından bahsederler ve gelecek şeyleri haber verirlerdi. En ünlüleri işte bu “Kâhin Satih” dedikleri şahıstır ki çok yaşlı bir adamdı. Hatta Nizar ölünce, mirasını oğlu Mudar ile diğer oğulları arasında pay eden oydu, derler. Aslen Yemenliydi ancak Şam tarafında bir manastırda yerleşip kalmıştı. Hâlbuki bedeninde kemik yoktu, şekil ve kıyafetçe benzeri görülmemiştir. Daima sırtüstü yatar ve bir tarafa götürülecek olursa kendisini döşek gibi devşirip hayvan üzerine yükletirlermiş. Kısaca insana benzemez, dilinden başka organı oynamaz, acayip bir kişiydi. Fakat gayet güzel, düzgün ve akıcı sözler söyler, nice yıllar sonra olacaklardan bahsedermiş.

Abdül-Mesih büyük bir süratle Satih’in olduğu yere gitti. Yanına girdi, selam verdi. Satih ise ölüm döşeğine döşenmiş, gözleri kapanmış olduğundan, Abdül-Mesih’in selamını işitmiyor, dünya kelamı kulağına gitmiyordu. Satih’in bu hâli Abdül-Mesih’e çok dokundu. Hemen Satih’i etkileyecek, içinde yanık sözler bulunan bir şiir söyledi.

Şöyle ki: “Acaba Yemen’in ulusu sağır mıdır, yoksa işitiyor mu? Yoksa ölüp gitti de bizleri bütün bütün ümitsiz mi bıraktı? Ey zorlukları sona erdiren faziletli adam! Bir büyük ve muhterem topluluğun büyüğü olan kız kardeşinin oğlu, şah-ı Acem tarafından gönderilmiş olmasıyla dağ ve düzlük, gece ve gündüz demeyip, yollardaki tehlikelere aldırmayıp fevkalade sürat ile sana geldi. Bütün bilginlerin âciz kaldığı önemli bir işi senden sorup öğrenmek ister.”

Bunun üzerine Satih gözlerini açtı ve dedi ki: “Abdül-Mesih, sürat ile Satih’e geldi. Satih ise kabre girmek üzeredir. Seni melik-i Sasan gönderdi. Sarayının sarsılması ve ateşgedenin sönmesinin neye delalet eylediğini soruyor, bir de Mubedan’ın gördüğü rüyanın tabirini istiyor ki rüyasında bir alay sarhoş devenin, bir bölük Arap atını yenerek, Dicle’yi geçip memleketine dağıldığını görmüştü.

Ey Abdül-Mesih! O zaman ki okuma çoğala ve Sahib-i Hirâve görüne ve Fâris ateşi söne ve Semâve Vadisi taşa ve Sâve Gölü bata, Şam artık Satih için Şam değildir. Beni Sasan’da yıkılan sütunlar adedince on dört melik ve melike gelir ve artık olacak olur!” dedi ve hemen vefat etti.

Abdül-Mesih, Medayin’e döndü ve Satih’ten işittiği sözleri Nûşirevan’a söyledi. Nûşirevan ise kendisinin saltanatında bir kötülük çıkacağından endişe etmekte olduğu için bu haberle teselli buldu, memnun oldu ve “Bizim neslimizden on dört hükümdar gelip gidinceye dek neler olur?” dedi.

Hakikaten on dört hükümdar gelip geçinceye kadar çok yüzyıllar geçmiş olacaktı. Oysa Nûşirevan’dan sonra bir aralık Sasani devletinin durumu bozularak, yalnız dört yıl içinde Sasani sülalesinden on hükümdar gelip geçmiştir. Sasaniler’in ömrü sanıldığı kadar uzun olmadı. Kısa zamanda ülkeleri Müslümanların eline geçti. Nûşirevan’dan sonra on dördüncü hükümdar olan Yezdicürd, Hz. Osman’ın halifeliği sırasında öldü. Onunla Sasani devleti yıkılmış ve sona ermiştir.

Bepul matn qismi tugad.

5 223,63 s`om
8 036,35 s`om
−35%
Yosh cheklamasi:
0+
Litresda chiqarilgan sana:
09 avgust 2023
Hajm:
380 Sahifa 1 tasvir
ISBN:
978-625-6865-45-7
Noshir:
Mualliflik huquqi egasi:
Elips Kitap
Yuklab olish formati:

O'xshash kitoblar