Kitobni o'qish: «Anadolu Uygarlıkları»

Shrift:

Oğuzhan Karadirek, 1992 yılında İzmir’de doğdu. Adnan Menderes Üniversitesi Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Öğrencilik yıllarında klasik ve geç Roma mimarisi ile Türk-İslam sanatı alanlarına ilgi duymaya başladı. Pek çok antik kentte kazılara ve yüzey araştırmalarına katıldı. Mezun olduktan sonra ilk olarak Nysa Antik Kenti’nde sanat tarihçisi olarak çalıştı. İlerleyen dönemde Aydın Büyükşehir Belediyesi KUDEB (Koruma, Uygulama ve Denetim Bürosu) biriminde sanat tarihçisi olarak çalışmaya devam etti. 2020 yılında Puhu, Osmanlı İstihbarat Savaşları isimli kitabı yayımlandı. 2019 yılında almış olduğu drone operatörlüğü ehliyetiyle saha çalışmalarını genişleterek kültürel miras fotoğrafçılığı yapmaya başladı. Çalışma hayatına drone fotoğrafçısı olarak devam etmektedir. Başta Ege ve Akdeniz bölgesindekiler olmak üzere pek çok döneme ait antik kentleri görüntülediği “Havadan Fotoğraflar Serisi” projesini başlattı. 2012 yılından beri biriktirmiş olduğu bu arşivi, @sanatvearkeoloji Instagram hesabında paylaşmakta, kültürel ve tarihi mirasımızın tanıtılması amacıyla gönüllülük esasına dayalı olarak içerikler üretmeye devam etmektedir.

Başlarken

Elinizde tuttuğunuz bu kitap, sosyal medya platformlarında uzun süredir yaptığım paylaşımlar sırasında bana en çok gelen soru doğrultusunda ortaya çıktı: “Merhaba Admin, Anadolu tarihini anlatan bir kitap var mı?”

Evet, var! Mesela bir kitap Anadolu’nun neolitik tarihini anlatırken bir başka kitap Roma tarihine, bir diğeri Bizans toplumunun beslenmesine yönelikti. Ben de zengin Anadolu tarihini parça parça okumak yerine daha yalın bir şekilde derleyerek tek bir kitapta topladım.

Bu kitapta, merak edilen tüm konuları bu alanda eğitim almamış herkesin anlayabileceği şekilde anlatmak istedim. Arkeoloji ve sanat tarihine ilgi duyanlar için yol gösterici bir kaynak, öğrenciler için başlangıç kitabı, rehberler için de bir el kitabı olmasını planladım. Akıllarda her zaman soru işareti olan “Bu taşlar nasıl dikildi?”, “Burada ne vardı?”, “Nasıl beslendiler?”, “Nasıl barındılar?” gibi soruların yanıt bulmasını amaçladım.

Birazdan okumaya başlayacağınız bu kitabın her bir başlığı ayrı ayrı kitap veya makale olma potansiyeline sahipken, sizin için konuyu özünden koparmadan, olabildiğince minimal bir şekilde, hem bir seyahat kitabı tadında hem akademik anlamda besleyici olacak bir kitap hazırlamaya çalıştım.

Kitabın başından sonuna kadar bana destek olan, saha çalışmalarımda, güneşin altında bana sabırla eşlik eden eşime ve köpeğim Pati’ye, ayrıca aileme çok teşekkür ederim.

İyi okumalar.
İstanbul
2020-2023

I
İki Kıta Arasında Bir Köprü: Anadolu Levhası Nasıl Oluştu?

4,5 milyar yıl önce dünyanın şekillenmeye başlaması ve 3,5 milyar yıl önce ilk mikroorganizmaların ortaya çıkmasıyla dünya yavaş yavaş canlı formlarına ev sahipliği yapmak için kendini hazırlamaya başlamıştı fakat hâlâ canlılar için gerekli ortam bulunmuyordu. Mavi yeşil alglerin oluşumuyla dünyada fotosentezin ilk adımları atılırken, volkanik olaylar da dağların oluşumuna ve şekillenmesine önemli bir katkı sağlıyordu. O zamanki dünya, günümüzde bildiğimiz dünya değildi. 570 – 250 milyon yıl önce kıtalar birbirinden ayrıldı, 250 milyon yıl önceyse tekrar birbirlerine kenetlenerek bir bütün haline geldi. Bu ayrılma ve birleşme sırasında Anadolu levhası ekvatora 1000 km uzaklıktaydı ancak bu levha tam olarak şu an bildiğimiz Anadolu değildi. 200 milyon yıl önce kıtaların birbirinden yeniden ayrılması ve Atlas Okyanusu’nun oluşumuyla beraber Anadolu levhası tekrar hareketlenerek bu sefer kuzeye doğru hareket etmeye başladı.1,2

Mezozoik dönem dediğimiz ikinci zaman evresinde bunlar yaşanırken, üçüncü zaman evresinde yer alan ve 40 milyon yıl öncesine uzanan erken pliyosen çağında Anadolu’nun bir bölümü hâlâ sular altındaydı ve bugün haritalarda gördüğümüz halinden çok farklıydı. Kimi zaman kır yürüyüşleriniz sırasında, taşların üzerinde kabuklu deniz canlılarının şeklini görmüş olabilirsiniz ya da çevrenizde birinin “Eskiden buralar denizmiş,” dediğini duymuşsunuzdur. Evet, Anadolu levhasının bir bölümü hâlâ sular altındaydı. Trakya bölgesi, Denizli ve Burdur daha sulak bir alanken Güneydoğu Anadolu Bölgesi günümüzün Ege ve Akdeniz iklimi havasındaydı, yani ılıman bir iklime sahipti. Günümüzde yaşanan küresel iklim değişikleri o zamanda da vardı ve geç oligosen zamanına denk gelen 35-25 milyon yıl öncesinde ise güneydoğuda artık deniz iklimi kalmamış, Hazar Denizi’nin kapsadığı alan Kayseri, Sivas, Erzincan ve Erzurum’a kadar uzanmıştı.3

Erken miyosen çağına denk gelen 23-17 milyon yıl öncesindeyse Anadolu levhası Hint Okyanusu’nun etkisi altına giriyordu. Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Toroslar Hint Okyanusu’nun etkisinde kalırken, Doğu Karadeniz dağlarının güneye bakan yamaçları okyanus havasının etkisi altına girmişti. Bolu ve Ankara’da ise volkanik kayaçların yoğunluğu bölgenin daha zor bir yüzeye sahip olduğunu bize gösteriyordu. 16-12 milyon yıl öncesine denk düşen orta miyosen döneminde Hint Okyanusu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’dan geri çekilmiş ve Erzincan, Sivas, Erzurum, Van bölgelerinde karasal bir iklim havası etkili olmaya başlamışken Diyarbakır bölgesinde ise akarsuların oluşturduğu havzalar yeni yer şekillerinin oluşmasına imkân sağlamıştı. Batı Anadolu’da ise deniz ve göllerin oluşturduğu çukurlar bölgeye yeni bir arazi oluşumu katıyordu. Geç miyosen zamanında, yani tahminen 11-5,5 milyon yıl öncesine uzanan bu dönemde Hint Okyanusu’nun etkisi tamamen ortadan kalkarken Akdeniz bölgesinin kıyı şeridi de günümüze benzer bir hal almaya başlıyordu. Doğu Anadolu ise volkanik kayaçların etkisi altına girerken Orta Anadolu’da göllerin kuruması ve volkanik kayaçların etkisi hâlâ bölgenin karasal iklim etkisinde olduğunu gösteriyordu.

Dördüncü zaman evresine denk gelen 5,5-7 milyon yıl öncesine uzanan pliyosen çağında ise Karadeniz ve Akdeniz kıyı şeridi günümüze benzer bir hal almaya başlamıştı. İstanbul ve Çanakkale boğazları hâlâ birleşmemiş ve Marmara Denizi ise varlığını büyük bir göl olarak sürdürmekteydi. 1,6 milyon yıl öncesine uzanan pleistosen dönemindeyse artık Karadeniz ve Akdeniz kıyı hattı günümüzle örtüşen benzer halini almıştır. İç Anadolu’da göller kururken Tuz Gölü dahi bu kuraklık evresinden nasibini alarak küçülmeye devam ediyordu. Doğu Anadolu ise insanlık tarihinin ilklerine sahip olacak volkanik kayaçların yoğun olduğu bir bölge olmuştu. Dördüncü zaman evresinde boğazların da birbiriyle birleşmesi sonucu Anadolu levhası günümüzdeki şeklini almıştı.4

Peki, insanlar neredeydi?

Afrika’nın Rift Vadisi’nde insana dair ilk izlerin bulunması, bize insan yaşamının burada başladığını söylüyor. Buradan dünyaya yayılan insanın batıya doğru ilerlemesini sağlayan en büyük köprüyse Anadolu’dur. Kavşak noktası olması sebebiyle Anadolu’nun, bölge tarihi boyunca önemi büyük olmuştur.5

Bu önem onun kimi zaman farklı isimlerle anılmasına yol açmıştır. Roma İmparatorluğu, Asia Minor yani Küçük Asya derken, Doğu Roma yani Bizans zamanındaysa doğu anlamına gelen ve güneşin doğumu anlamını da taşıyan Anatolia kelimesiyle anılır olmuştur.

Anadolu levhasının doğu ve batı arasında önemli bir nokta olması sebebiyle tarih boyunca her medeniyet ona ayrı bir isim vermeye ya da onu kendine özgü kültür ve düşünceyle anlamlandırmaya çalışmıştır.

Öyleyse Anadolu’yu anlamak için biraz daha çabalayalım ve buradaki ilk insanların varlığının izlerine biraz daha yakından bakalım.

Ek Bilgi
Anadolu’nun İlk İnsanları Bir Kömür Madeninde

1986 yılında Konya’nın Akşehir ilçesinde yer alan kömür madeninde Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü personelleri tarafından Anadolu’daki en eski insan kalıntılarına ulaşıldı. Ancak burada aklınıza bildiğimiz insan ve hayvan iskeletleri gelmesin. Laboratuvar ortamında yapılan analizler sonucu saptanmış ufak iskelet parçalarından söz ediyoruz.

Afrika’daki Rift Vadisi’nden yola çıkan Homo Erectus’ların yaşam alanı olduğu düşünülen Dursunlu ve çevresinde ayrıca suaygırı, kunduz, fil, at, gergedan, geyik, bizon, kuş, kaplumbağa, kurbağa, salyangoz ve balık gibi hayvanların da yaşadığı tespit edilmişti.

Ek Bilgi
Denizli Adamı

Denizli’nin Honaz ilçesinin Kocabaş mahallesinde yer alan mermer ocağında çalışan bir işçinin 2002 yılında bulduğu kemik parçaları üzerinde yapılan analizler sonucunda, parçaların 1,2 milyon yaşında olduğu ortaya çıkmış6 ve bu tespit aslında Anadolu’daki insan izlerine dair bilgilerimize büyük katkılar sağlamıştır.

Laboratuvar analizleri sonucunda Homo Erectus türüne ait olduğu belirlenen ve “Denizli Adamı” olarak isimlendirilen buluntuda tespit edilen veriler ise çok daha ilginçtir. Ölçülen kemik yaşı, 20-40 yaşları arasında öldüğünü göstermektedir. Ayrıca verem hastalığına sahip olduğu belirlenmiştir. Elbette buluntular arasında sadece Denizli Adamı’na ait kemik parçaları bulunmuyordu; geyik, fil, zürafa ve gergedan kemikleri de tespit edilmişti.

II
İlk İnsanlar ve İlk Çağlar: Prehistorik Dönem

Öncelikle prehistorya kelimesini açarak başlayalım. Yunancada pre (πριν), “önce” anlamına gelirken historya (ιστορία) ise “tarih” demektir, yani “prehistorya” kelimesi “tarih öncesi çağları” işaret etmektedir. Yazının icadıyla insanlığın tarihi başlamış sayıldığı için, paleolitik çağ, mezolitik çağ, neolitik çağ ve kalkolitik çağ şeklinde adlandırdığımız dört evreyi içerisine alan döneme prehistorik dönem diyoruz. Peki, yazı hangi çağda başlıyor? Bronz çağında! Günümüzde Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan Mezopotamya’da ve antik Mısır’da yazının temelleri atılıyor fakat oralara daha gelmeden insanlığın ilk evrelerine göz atalım. Ne yer, ne içerlerdi? Nasıl barınırdı bu insanlar?

III
Taş Devri

1. Anadolu’nun İlk Misafirleri ve Paleolitik Dönem
(MÖ 600.000-10.000)

Paleolitik, eski Yunanca paleos (πᾰλαιός) yani “eski” ve lithos (λίθος) yani “taş” kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuş ve genel akademik literatüre bu şekilde girmiştir. Türkçede ise eski taş ya da yontma taş olarak adlandırılmıştır.7

Paleolitik dönem olarak bahsedilen bu dönem aslında insanlığın en uzun çağlarından biridir ve alt, orta ve üst paleolitik dönem olarak üçe ayrılmaktadır. Kısaca bu dönemlerden bahsedersek, alt paleolitik çağda insanlar vahşi hayvanlardan korunmak ve kendi aralarındaki mücadelelerinde kullanmak üzere çeşitli taşları sivrilterek ya da keskinleştirerek ilkel silahlar yapmışlardı. İklim, alt çağda daha ılımanken orta paleolitik çağda karasallaşmaya ve soğumaya başlamıştır. Karın zeminde kalma süresi uzamış ve buzlanmalar gerçekleşmiştir. Son evre olan üst paleolitik çağda ise insanlar artık mağara duvarlarına ve çevrelerindeki sert zeminlere çeşitli figürler ve desenler çizerek kendilerini ifade etmeye çalışmışlardır.

Şimdi yönümüzü Anadolu’ya çevirelim ve buradaki ilk insanların izlerine göz atalım. Paleolitik dönemdeki ilk insan izleri, Denizli’nin Kocabaş mahallesinde bulunmuştur. Bulunan kafatası parçalarında yapılan analizler sonucu 1.200.000 yıllık olduğu tespit edilmiştir. Sadece Denizli değil, Konya’nın Dursunlu mahallesindeki maden ocağı çalışmaları sırasında da çeşitli örneklere rastlanmıştır. Buradaki incelemeler sırasında keşfedilen ilk insan kalıntılarının 900.000 yıl öncesine ait olduğu bilinmektedir. Ayrıca alanda avlanarak öldürülmüş çok sayıda hayvanın iskeletine de rastlanmıştır. Bunlar mamut, domuz, gergedan, geyik, aslan, ayı, at ve kuş türleridir. Özellikle bu alanda dikkat çeken en önemli buluntu, bir leyleğe ait tarak kemiğinde tespit edilen kesik izleridir. Bir diğer eski örneğe ise Niğde’de, Kömürcü köyü yakınlarındaki Kaletepe Deresi 3’te rastlanmıştır.

Ayrıca İstanbul’da Yarımburgaz Mağarası; Antalya’da Karain, Beldibi, Belbaşı, Öküzini, Kızılin, Çarkini; Adıyaman’da Palanlı ve Kars’ta ise Çamuşlu, Anadolu’daki önemli paleolitik dönem yerleşimleridir.

2. Ağaç Kovuklarından Mağaralara: Paleolitik Dönem İnsanında Barınma

Dünyanın küresel bir buzul çağında olması ve insanın genetik doğası nedeniyle barınma ve ortama uyum sağlama ihtiyacı doğmuştur ve bu ihtiyaç, ilkel koşullarda giderilebilmiştir. O dönemin insanları kimi zaman ağaç kovukları arasına sığınırken, konargöçer durumlarda ise hayvan iskeletlerinden basit çadırlar kurup üzerlerine avladıkları hayvanların postlarını örterlerdi. Ayrıca hepimizin bildiği gibi mağaralar ve kaya oyuklarında yaşamışlardı. Mağaralar deyince insanın aklına mağaranın hepsini kullanıyorlar mı acaba sorusu geliyordur ancak durum öyle değildi. İlk insanlar çoğunlukla mağaraların giriş kısımlarına yerleşmiş ve rüzgârdan, yağmurdan ya da yırtıcı hayvanlardan korunmak için mağara girişlerine taşları üst üste dizerek setler yapmışlardır. Mağaralarda yaşayan insanların büyük bir aile ya da topluluk olarak oralarda barındıklarını da düşünmeyin. Çoğunlukla 15-20 kişilik gruplar buralarda yaşar ve ihtiyaçları doğrultusunda buraları terk ederek beslenme amacıyla yeni yerler ararlardı.8

3. Önce Toplayıcılık Sonra Avcılık: Paleolitik Dönem İnsanında Beslenme

Günümüzün gelişmiş gıda endüstrisini hesaba katınca aslında ilk insanlara göre oldukça farklı beslendiğimiz aşikârdır. Beslenme ihtiyacı öncelikle toplayıcılıkla gideriliyordu. İnsanlar ilk olarak çevrelerindeki yabani bitki ve meyveleri toplarlardı. Aynı husus et tüketiminde de söz konusuydu. Yırtıcı hayvanların avladıkları leşleri toplamak öncelikliydi. Gerektiğinde erkekler ava çıkardı; çok meşakkatli bu avlar aynı zamanda uzun yürüyüşler anlamına gelirdi. Bazen bir av yolculuğu 20 kilometreyi bulabiliyordu!

Paleolitik dönem insanlarının besin olarak tükettikleri bitkiler çitlembik, alıç, zeytin, incir, fındık, acı bakla, ceviz, meşe palamudu ve bitki kökleridir. Domuz, geyik, yabani keçi ve koyun, sığır, tavşan, fare, balık, kaplumbağa, aslan, bizon, salyangoz, köpek, suaygırı, kuş gibi çeşitli hayvanları da avlayıp beslenme ihtiyaçlarını gidermişlerdi. Yalnız burada şunu eklemek gerekiyor: Bitkiler ve hayvanlar günümüzden oldukça farklıydı. Zaman içerisinde deneme yanılma yöntemi ve modern bilimle sebze ve meyveleri şu anki damak tadımıza uygun hale getirdik. Benzer şekilde hayvanların evcilleşme sürecinde de onları doğal koşullarından kopararak aslında küçülmelerine sebep olduk. Buradan çıkaracağımız bir sonuç da şu: Bugün yediğimiz birçok şeyin geçmişte belki de çok daha acımsı veya ekşi bir tadı ya da kendine has daha farklı bir lezzeti vardı.

Ayrıca hayvansal ve bitkisel besinler yine çeşitli denemelerden geçiyor ve öyle tüketiliyorlardı. Örneğin günümüzdeki gibi hayvanın postunu yüzüp ateşte çevirme gibi bir uygulama söz konusu değildi. Avlanan hayvan, yanan ateşin üzerinde postu yüzülmeden kızartılırdı. Daha sonra yeni bir uygulama geliştirildi; ateşe atılan taşlar ısındıktan sonra avlanan hayvan bu taşların üstüne konuluyor ve burada pişiriliyordu. İlk insanların çeşitli bitki türlerini yedikten sonra zehirlenmesi ve ölmesi gibi acı tecrübeler sonucunda hangi bitkilerin yemeye uygun olduğu zaman içinde öğrenilmiştir. Bitkileri suda kaynatarak lezzetlenmelerini sağlamışlardır. Tatları uygunsa ve sağlık yönünden de bir sorun teşkil etmiyorsa, çiğ tüketimleri de söz konusudur.

Burada şuna dikkat çekmek gerekiyor: Günümüz dünyasında popüler olmuş paleolitik diyetler ve modern yaşamda artan yüksek et tüketimi sayesinde, o dönemlerde yaşayan insanların beslenmesini ve yaşantısını anladığımızı zannediyor olabiliriz ancak bu insanların et tüketimi, modern toplumdaki tüketim miktarını asla yakalayamamıştı.

Av için katedilen yol ve o av sonrasında bu av etinin muhafazası kolay işler değildi. Bu sebeple bu insanların modern insan gibi bol et tükettiği mantığını aklımızdan çıkarmamız gerekiyor.9

1. Görsel: Paleolitik dönem el baltası


Ek Bilgi

Tarih boyunca meyve ve sebzelerin yapılarında gerçekleşen değişimin örneklerinden biri de Giovanni Stanchi'nin aşağıdaki tablosunda görülebilir. Günümüzden çok farklı olan karpuzun daha yoğun çekirdekli olduğu dikkat çekiyor.

2. Görsel: Giovanni Stanchi'nin Bir Manzarada Karpuz, Şeftali, Armut ve Diğer Meyveler tablosu.


IV
Neolitik Çağa Bir Dönem Kala: Mezolitik/Epipaleolitik Dönem
(MÖ 10.000-8000)

Mezolitik, “orta” anlamına gelen mezoz (μέσος) ve “taş” anlamına gelen lithos (λίθος) kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır ve söz konusu çağ, “orta taş çağı” olarak isimlendirilmektedir ama Anadolu’da bu döneme epipaleolitik dönem de denilmektedir. Epipaleolitik dönem, neolitik döneme geçiş sürecindeki ara dönem olarak kabul edilir. Epipaleolitik dönem, MÖ 20.000-18.000 ile MÖ 10.000-9.000 arasına tarihlendirilmektedir.10 Kimi uzmanlara göre Anadolu tam anlamıyla mezolitik çağda değildi; mezolitik dönem sınıflandırması Avrupa toprakları için paleolitik ve neolitik çağ arasında bir sınıflandırma olurken, Anadolu toprakları için epipaleolitik tanımlaması kullanılmaktadır. Epipaleolitik dönem aslında Anadolu topraklarında paleolitik dönemin sonlarını da yansıtmaktadır.

Artık dünyanın dördüncü buzul çağının yavaş yavaş sona ermesi sonucu sular yükselmiş ve yeni iklimsel koşullarla birlikte insanlar doğaya daha hızlı uyum sağlamıştır. Alet yapım teknikleri geliştiği gibi, alet yapmak için ayrıca üretilen yeni aletler de ortaya çıkmıştır. Bu aletlerin paleolitik döneme kıyasla küçüldüğü görülmektedir, yani mikrolit aletler ortaya çıkmıştır. Obsidyen taşının bu dönemde yoğun olarak kullanılması ise oldukça önemlidir. Ayrıca bu dönemlerde köpeklerin evcilleştirildiği tespit edilmiştir.

Anadolu’da mezolitik/epipaleolitik yerleşimlere örnek verecek olursak Antalya’da Karain, Öküzini, Beldibi, Belbaşı; Gaziantep’te ise Şarklı Mağara yer alır. Kahramanmaraş’ta Direkli, Burdur’da Baradız, Urfa’da Söğüt tarlası ve Biris’de döneme ait detayları belirgin olan mezolitik/epipaleolitik dönem yerleşimleridir.

1. Mezolitik Dönem İnsanının Beslenme Alışkanlıkları: Mezolitik/Epipaleolitik Dönem ve İnsanının Yabani Buğdayla Tanışması

Mezolitik dönem, beslenme alışkanlıkları açısından paleolitik dönemle benzerlikler göstermektedir. Avcılık için yapılan sağlam kesici aletler ve daha minik eşyalar, bu dönemdeki insanların avlanma gücünü artırmıştır. Ayrıca sulak alanlarda konargöçer yerleşimlerin artması sonucu bu dönemin insanları su ürünlerinden daha fazla faydalanmışlardır. Burada unutulmaması gereken bir husus vardır; o da epipaleolitik dönemin sonlarına doğru yabani buğdayın öğütülme ve tüketilme çabasıdır. Ayrıca kimi insan topluluklarının tarımsal arazileri kontrol altına alarak buraları iskân ettikleri bilinmektedir fakat bu durumu günümüzdeki çiftlik hayatına benzer şekilde hayal etmek yanlış olur. Topluluklar, ihtiyaçlarını bu alanlardan karşıladıktan sonra tekrar yaşam alanlarına dönerler ve bitkinin veya meyvenin tekrar olgunlaşma dönemi gelinceye dek de bir daha uğramazlardı.

2. Mezolitik Dönem İnsanının Barınma Sorunu

Mezolitik dönemde yaşayan insanlar, paleolitik dönem insanlarından farklı olarak ağaç dallarından çadırlar yapar ve üstüne de hayvan postlarını koyarlardı. Kimi zaman ise kaya altı sığınaklarını da kendilerine mesken edindikleri bilinmektedir. Yaşamın kolay olmadığı bu dönemlerdeki iklimsel koşullar ve yırtıcı hayvan tehlikesinin de etkisiyle insanlar kendilerini güvence altına alabilmek için kimi zaman büyük ağaç kovukları içerisinde dahi yaşamışlardır.11

V
Anadolu’da İlk Barınma Yerleri

Kıtalar arası geçişte hayvanlar ve insanlar için önemli bir köprü ve kavşak noktası olan Anadolu coğrafyası, birçok hayvana ve insana barınma ve beslenme için kollarını açarken bir yandan da coğrafi şartlarıyla bu canlıları sınamıştır. Günümüzde paleolitik çağ yerleşimlerine Anadolu’nun yedi bölgesinden çeşitli örnekler göstermemiz mümkündür ancak bunlardan bazıları, yapılan araştırmalar ve kazı sonuçlarından elde edilen analizler sebebiyle daha ön planda bulunmaktadır. Bunların başlıcaları şunlardır:

1. Türkiye’nin İlk Modern Arkeolojik Mağara Kazısı: Karain Mağarası

Antalya’nın merkezinden 32-33 kilometre uzakta, Döşemealtı ilçesinin Yağca mahallesinde bulunan kalker tipli mağara, Anadolu coğrafyasındaki ilk insanların barındığı en büyük mağaralardan biridir. Yapılan araştırmalar ve kazı analizlerinden çıkan sonuçlar, bu mağaranın paleolitik dönemden Bizans dönemine kadar belirli zamanlarda yerleşim yeri olarak kullanıldığını göstermiştir. Özellikle geç antikçağ zamanlarında mağaranın duvarlarına çeşitli nişler oyulmuştur ve bazı yazıtlar da mevcuttur. Aslında buradan Karain Mağarası hakkında şu tespiti de yapabiliriz: Her katmanında, Anadolu’nun başka bir dönemini barındırmaktadır.12

Kazılar sırasında ilk insanlara ait bol miktarda uçları sivriltilmiş taşlar ve hayvan kemiklerinden yapılmış, günlük ihtiyaca uyumlu çeşitli alet edevatlar kadar av hayvanlarına ait kemik kalıntıları da bulunmuştur. Burada dikkat çeken bir diğer konu ise Homo Neanderthal’lere ait kemik kalıntılarına da ulaşılması olmuştur.

Karain Mağarası’nı bu kadar önemli yapan sebeplerden biri, sarp kayalıklarda olduğu için güvenli bir barınma yeri olmasıydı. Ayrıca günümüzde tespit edilen ve şu an kurumuş olan sulak alanlara yakındı. Elbette Karain Mağarası katmanlarının günümüze kadar sağlam gelebilmesinin bir sebebi vardı. O da girişinin bir zaman sonra kapanmış olmasıydı. Peki, ne oldu da bu giriş sonradan açıldı? 1946 yılında Kılıç Kökten ve öğrencisi Fikret Ozansoy tarafından keşfedilen mağaranın girişi aslında günümüzden oldukça farklıydı. Mağaranın ağzı dar girişli ve arkeolojik çalışmalar yapmaya hiç müsait değildi. O dönem çalışmaların hız kazanması için mağaranın ağzı dinamitle patlatılarak genişletilmiştir.13

2. İsmini Bir Kabartmadan Alan Barınma Yeri: Öküzini Mağarası

Karain Mağarası’nın bir buçuk kilometre uzağında bulunan Öküzini Mağarası’ndaki yerleşimin, Karain’de yaşayan halkın nüfusunun artması sonucu çevre mağaralara yayılması ve yeni toplulukların burada yeni barınma yerleri seçmesiyle başladığı düşünülmektedir. Kayaçların kalkerli olması, doğal yollarla oluşmuş mağaralar bulunması ve suya yakınlık gibi sebepler, bölgeyi insan ve hayvan türleri için oldukça önemli bir saha haline getirmişti. Mağara 1956 yılında Prof. Dr. İsmail Kılıç Kökten tarafından keşfedilmiştir ve yapılan analizler sonucunda bu mağaranın her dönemde insanlara barınak olduğu anlaşılmıştır. Burada dikkat çeken bir şey, mağaranın havalandırma alanının güzel kullanılması ve barınan grupların kalker blokunu ocak olarak kullanmalarıdır.

Mağaranın ismiyse Prof. Dr. İsmail Kılıç Kökten’in mağarayı tespit ettiği zaman burada gördüğü öküz kabartmasından gelmektedir. O dönem çizimleri yapılarak arşivlenen bu kabartma, zaman içerisinde havayla teması veya iklimsel sebeplerden ötürü aşınmıştır ve şu an yeri net olarak tespit edilememektedir.

3. Kazıma Tekniğinin En İyi Uygulandığı Resimlerle Kurbanağa ve Camuşlu Mağaraları

Sulak Akdeniz coğrafyasında bunlar olurken Anadolu’nun en doğusunda da çeşitli insan grupları barınmaya ve kendini ifade etmeye, yaşam mücadelesi vermeye devam ediyordu.

Kars’ın Kağızman ilçesinin Camuşlu köyünde, Tombultepe bölgesi civarlarında yer alan Kurbanağa Mağarası, başta insanlık tarihine ve sonrasında da Kars tarihine dair önemli veriler taşımaktadır. Yüzey araştırmaları ve arkeolojik çalışmalar sonrasında ilk tabakanın tunç çağına ait olduğu tespit edilmiş olup daha da derinlere inildikçe üst ve orta paleolitik çağa dair önemli veriler elde edilmiştir. Kurbanağa Mağarası’na yakın mesafede bulunan ve Camuşlu köyü sınırları içerisinde yer alan “Yazılı Kaya Resimleri” bölgeye dair çalışmaları çeşitlendirmektedir. Bazalt kaya üzerine yapılan hayvan figürleri ve günlük yaşama dair izler, Anadolu coğrafyasında yaşayan paleolitik çağ insanına dair harika veriler taşımaktadır.14

4. İstanbul’un En Eski Yerleşimi: Yarımburgaz Mağarası

Bugün İstanbul’un Küçükçekmece ilçesinde bulunan Yarımburgaz Mağarası, Anadolu’dan Avrupa’ya geçişte insanların konaklama ve barınma yeri olarak kullandıkları bir mağara olmuştur. Aslında sadece insanlar için değil, birçok hayvan için de barınma yeri görevini üstlenmiştir.

Aşağı ve yukarı mağara olarak ikiye ayrılan mağaranın aşağı bölümü içeriye doğru 600 metre uzunluğundadır.15 Mağaraya dair yapılan ilk çalışmalar Prof. Dr. Şevket Aziz Kansu ve Prof. Dr. İsmail Kılıç Kökten öncülüğünde olmuştur. Bu ilk kazılar sonrası uzun bir süre çalışmalara ara verilmiştir. Ancak Yeşilçam sinemasının popüler olduğu zamanlarda çeşitli dönem filmlerinin çekildiği yer olması sebebiyle mağara katmanları ciddi zarar görmeye başlamıştır. En sonunda 1986 yılı civarında Prof. Dr. Mehmet Özdoğan kazıları yeniden başlatmıştır. 1988 ve 1990 yıllarında ise çalışmalar, Prof. Dr. Güven Arsebük tarafından yürütülmüştür.16

Bu kazılar sonucunda Yarımburgaz Mağarası’nın geçmişinin, alt paleolitik dönem dediğimiz zamana kadar dayandığı fark edilmiştir. Ayrıca ele geçen ayı ve diğer yabani hayvan kemik kalıntıları, mağaranın boş durmadığını göstermektedir. Bizans döneminde dahi içerisine oyulan nişlere bakılırsa, ibadet alanı olarak kullanması bile söz konusu olmuştur.

5. Dikkat Çeken Paleolitik Dönem Barınma Yerleri

Karain Mağarası – Antalya

Çarkini Mağarası – Antalya

Kızılin Mağarası – Burdur

Beldibi Mağarası – Antalya

Dursunlu – Konya

Çeçtepe – Ankara

Etiyokuşu – Ankara

Avla Dağ – Nevşehir

Tekeköy – Samsun

Biris Mezarlığı – Şanlıurfa

Değirmentepe – Malatya

Söğüt Tarlası – Şanlıurfa

Hamışkan Deresi – Adıyaman

Şehramuz – Adıyaman

Palanlı – Adıyaman

Küllünün İni – Elazığ

Karataş – Antalya

Körtik Tepe – Diyarbakır

Demirköy – Diyarbakır

Taşlıtarla Mevkii – Çanakkale

Narlıdere – İzmir

Yarımburgaz – İstanbul

Göksu – Kayseri

Gümüşdere – İstanbul

Domalı – İstanbul

Belbaşı Mağarası – Antalya

Kefken – Kocaeli

Cebeci – Kocaeli

Öküzini – Antalya

Direkli Mağarası – Kahramanmaraş

Tekeköy – Samsun

Üçağızlı Mağarası – Hatay

Metmenge – Gaziantep

Sam – Gaziantep

Şarklı Mağarası – Gaziantep

Dülük Mağarası – Gaziantep

Karadağ Eteği – Kocaeli

Uluk Mevkii – Şanlıurfa

Hallan Çemi – Batman

Cilavuz – Kars

Ağzıaçık Suyu – Kars

Tirşin – Diyarbakır

VI
Modern Toplumun Temelleri ve Neolitik Dönem
(MÖ 8000-5500)

Bugün yediğimiz yemekten toplumsal düzenin temellerine ve oturduğumuz evlere kadar birçok oluşumun temellerinin dayandığı döneme, yani neolitik döneme gelmiş bulunuyoruz. Kimi kaynaklara göre bu dönem, “neolitik devrim” olarak geçmektedir.

Çağımızın sosyal hayatını ve ekonomik düzenini oluşturan bu sürecin adı, neo (νέο) yani “yeni” ve lithos (λίθος) yani “taş” sözcüklerinin bir araya gelmesi sonucu üretilmiş ve akademik literatüre bu şekilde girmiştir. Ülkemizde ise daha çok yeni taş ve cilalı taş ifadeleri kullanılmaktadır.17

Neolitik çağın ilk izlerini bereketli hilal dediğimiz ve içerisinde Anadolu coğrafyasının da yer aldığı alanda görmemiz mümkündür. Ancak neolitik dönem olarak adlandırdığımız bu sürecin bir anda başladığını düşünmek saçma olur. Neolitik dönem de kendi içerisinde iki evreye ayrılmaktadır: çanak çömleksiz (akeramik neolitik ya da seramiksiz neolitik dönem olarak da isimlendirilir) ve çanak çömlekli (seramikli) dönem.

a. Çanak Çömleksiz Dönem

Nedir bu çanak çömleksiz dönem?

İklim ılımanlaşınca insan toplulukları da artık mağaralar ve kaya altı sığınakları gibi yerlerden ayrılmış, kendi imkânlarıyla kurdukları barınaklar ve çadırlarda kendilerine hayat kurmuşlardır. Erkeklerin avcılıkla, kadınlarınsa tarımsal süreçle yoğun olarak ilgilendikleri bir dönem başlamıştır. İşte bu yüzden kimi kaynaklar Anadolu’nun ilk çiftçilerini kadınlar olarak göstermektedir.

Epipaleolitik dönemden neolitik döneme geçişin ilk evrelerini anlamamıza Şanlıurfa’nın Bozova ilçesinde bulunan Biris Mezarlığı ve Söğüt Tarlası yardımcı olmaktadır.

Anadolu’nun ilk yerleşimlerinden olan Diyarbakır Körtiktepe ve Çayönü, Batman’da bulunan Hallan Çemi ve Nevali Çori, ayrıca Göbeklitepe ve Aksaray Aşıklı Höyük de bu dönemi aydınlatmakta önemli rol oynamaktadır.

b. Çanak Çömlekli Dönem

Çanak çömlekli dönemde yaşayan insan toplulukları artık tamamen tarıma geçiş yapmış ve pişmiş topraktan şekillendirerek hazırladıkları kap kacakları günlük kullanıma dahil etmişlerdi. Bu kapların üzerinde çeşitli motifler ve figürler yer alıyordu ve boyalarla yapılan geometrik desenler de bulunuyordu. Toplum yabani bitkileri ve tarımsal tohumları ehlileştirmiş, artık evrimleşmiş yabani hayvanlar sayesinde de et ihtiyacını karşılamıştır. Çanak çömlekli ve çanak çömleksiz döneme en iyi örnekler arasında Çatalhöyük’ü göstermemiz mümkündür.

Ek Bilgi
Bereketli Hilal Nedir?

Burası, modern dünyanın temellerinin atıldığı topraklar olarak düşünülen bir bölgedir. Günümüzde Fırat ve Dicle nehirlerinin başından sonuna kadar birçok kültür ve devletin kurulduğu yer olması sebebiyle oldukça dikkat çekicidir. Özellikle tarımsal faaliyetlerin bu bölgede başlaması ve bu faaliyetlerin günümüzdeki gıda tüketiminin temellerini oluşturması yönünden önemlidir.

Bereketli Hilal üzerinde yetişen ilk mahsuller buğday, mercimek, bezelye, nohut, burçak ve ketendir.

3. Görsel: Neolitik dönemde kullanılmış bir havaneli. Buğdayın öğütülmesi için kullanılan bu aletlerin dezavantajı ise içerisinde ufak tefek taşların kalması olmuştur. Kimi kazılarda elde edilen dişlerde yapılan çalışmalar sonucu diş minelerinin ciddi şekilde tahrip olduğu görülmektedir.

İstanbul Üniversitesi Rıdvan Çelikel Arkeoloji Müzesi


1. İlk Evler ve Neolitik Dönemde Mimari Gelişim

İnsanlar, çanak çömleksiz dönemden itibaren, artık mağara ve kaya altı gibi çeşitli sığınaklardan ayrılarak kendilerine dairesel planlı evler yapmaya başlamışlardır. Bu evlerin temelleri, belirli bir derinliğe kurulmuş ve etrafı da dallarla çevrilmiştir. Dalların üzerine ise çamurdan sıva yaparak evlerin dayanıklılığını artırmaya çalışmışlardır. Bu tarz ilk evre örneklerini Diyarbakır’daki Kör-tik Tepe ve Batman’daki Hallan Çemi’de görmemiz mümkündür. Hemen ardından dikdörtgen planlı evler gelmektedir. İnsanların, çamurun ve kilin kullanımında artan hâkimiyetiyle birlikte evler dikdörtgen planlı hal almıştı. Böylece insanlığın uzun zaman kullanacağı köy evi mimarisinin de ilk temelleri atılmış oldu. Bu evlerin kapı ve pencereleri çoğunlukla güney ve güneydoğu yönünde yer alırdı. Zamanla bu evler bazen iki katlı olmuş, bazense bodrum katlarıyla gelişim göstermişlerdir.18

2. Modern Gıda Tüketiminin Temelleri ve Neolitik Dönemde Beslenme

Çanak çömleksiz dönemde beslenme, epipaleolitik döneme benzer şekilde avcılığa dayanıyordu, daha sonrasında tarımsal olarak da tüketim sağlamaya başladılar. Zaman içerisinde evcilleşen hayvanların etinden, sütünden faydalanılması ve tarıma daha fazla zaman ayrılması sonucunda insan toplulukları avcılıktan uzaklaşarak toprağa bağlı bir yaşam sürmüşlerdir. İşte bu süreç çanak çömlekli dönemin de başlangıcı olmuştur.

Burada dikkat çeken bir diğer konu ise, toprağa bağlı bir hayata geçiş sonucunda, neolitik çanak çömlek dönemi insanlarının boylarında beş on santim kısalma görülmesidir ve diş çürüklerinin artmasıyla beraber şekere dayalı hastalıklarda da artış görülmüştür.19 Ayrıca tüketilen tahılın artmasıyla beraber, diş taşlarında artış belirlenmiştir.

VII
İlk Yerleşimler

1. Tarım Öncesi Topluluklarda İlk Düzen: Körtik Tepe (MÖ 11.000)

Diyarbakır’ın Bismil İlçesine bağlı Ağıl köyü yakınlarında bulunan Körtik Tepe, insan topluluklarının, tarıma dayalı hayatın öncesinde yaşadığı önemli yerleşimlerdendir. Yapılan kazılarda ortaya çıkarılan katmanlara göre bu yerleşim bölgesindeki yaşamı genel olarak üç ana grupta inceleyebiliriz.

Akademik terimler ve yoğun bir anlatımla sizi yormak istemiyorum. Sadece bilmenizi istediğim şu: Körtik Tepe’de insanlar nasıl yaşardı? Ne yaparlardı?

Öncelikle Körtik Tepe’deki insanların tarım öncesi yaptıkları ilk evler, birinci grup olarak nitelendirdiğimiz yuvarlak planlı evlerdir. Bu evler toprak zeminlere inşa ediliyordu. Bu çukur ve yuvarlak planlı evlerin zeminleri sıkıştırılmış topraktandır. Etrafını çevreleyen duvarlar ise bitkisel malzemelerden yapılmış olup, balçıkla sıvanarak sağlamlığı artırılmıştır.

Değişen zaman ve artan ihtiyaçlar sonrasında 1-2 metre çaplarında dairesel evler ortaya çıkmıştır. Bu evlerde insanların yaşama ihtimalinin düşük olduğu ve ayrıca bu evlerin, besinlerin saklanması ve korunmasında doğal bir buzdolabı olarak kullanıldığı düşünülmektedir.

Son evrede ise insanlar, daha gelişmiş ve daha büyük (çapı 3-4 metre) evlerde hayat sürmüşlerdir.

2. Kamu Binaları ve Köy Meydanlarının İlk Örnekleri: Hallan Çemi (MÖ 11.000)

Batman’ın Kozluk ilçesindeki Kaletepe köyü sınırlarında, Sason çayı boyunda yer alan Hallan Çemi, mimari özellikleri yönüyle Körtik Tepe’yle benzerlik göstermektedir fakat burada yer alan dairesel evlerin çapı 4-5 metredir. Burada da insanlar avcılık ve toplayıcılıkla yaşamlarını sürdürmüşler, ilerleyen zamanlara doğru tarımsal faaliyetler başlamıştır. Arkeolojik çalışmalar sonucunda burada yabani mercimek ve bezelyenin yetiştirildiği keşfedilmiştir ve domuzun ilk defa burada evcilleştirilmeye çalışıldığı belirtilmektedir.

3. Tarihin En Eski Noktası: Göbeklitepe ve 12 Tepeler (MÖ 11.000)

Şanlıurfa’nın 15 kilometre güneydoğusunda kalan Göbeklitepe, çanak çömleksiz dönemdeki en eski kutsal alan olarak kabul edilmektedir. Ancak araştırmacılar burada hâlâ ne tür ritüellerin yapıldığına dair kesin bir beyanda bulunamıyorlar.

T biçimli taşların üzerinde yer alan hayvan figürleri, araştırmacılar tarafından kutsal hayvan olarak nitelendirilmesine rağmen tüm görüşler hâlâ yorumlamalar üzerine kurulu. Göbekli-tepe’de T biçimli taşların olduğu yaygın olarak biliniyor olsa da Göbeklitepe benzeri diğer alanlarda da bu taşları görmek mümkündür. Nevali Çori, Karahan Tepe ve Harbetsuvan Tepesi, Kili-sik, Taşlıtepe, Urfa, Hamzan Tepe ve Sefertepe, T biçimli taşların bulunduğu tespit edilmiş yerlerdir ve tespit aşamasında olan yeni yerler de mevcuttur.

4. İlk Köy Evlerinin Öncüsü: Çayönü (MÖ 10.200)

Diyarbakır’ın Ergan Ovası’nda yer alan ve Dicle Nehri’ne yakın olan Çayönü’nde insanlar, tıpkı Körtik Tepe ve Hallan Çemi’de olduğu gibi öncelikle dairesel planlı evlerde yaşamışlardır. Zaman içerisinde dikdörtgen planlı evlere geçerek ilk köy evlerinin de öncülüğünü yapmışlardır. Taş temelli ve kerpiçten yapılmış bu evlerin yerleşim düzeni, girişleri güney ve güneydoğuya bakacak şekildedir. Yani evlerin gün ışığından olabildiğince faydalanacağı şekilde konumlandırılması söz konusudur. Ayrıca ilk köy meydanına da yine burada rastlanmaktadır.

Tüm bunların yanında yeni bir evreye atlayan Çayönü halkı, hâlâ avcılık ve toplayıcılık yapmakla birlikte, geyik ve sığır gibi hayvanları evcilleştirerek etlerini tüketmeye başlamıştır. Bir yandan yabani tohumları ekerek ve ehlileştirerek tarıma dayalı tüketim sağlamaya da özen göstermişlerdir.

5. Nevali Çori (MÖ 8600)

Şanlıurfa’nın Hilvanlı ilçesinde yer alan Nevali Çori, Atatürk Barajı’nın yapımı sırasında gerçekleşen kurtarma kazılarıyla ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde ise baraj suları altındadır.

Nevali Çori’de de tıpkı Göbeklitepe’de olduğu gibi, T figürlü taşların dikildiği kutsal bir mekân vardır fakat Nevali Çori’nin Göbeklitepe’den farkı burada yerleşim alanlarının da olmasıdır. Dikdörtgen planlı köy evlerinin ilk örnekleriyle karşılaşılan bu dönemde, avcı ve toplayıcılık kadar, tarımsal üretim ve hayvanların evcilleştirilmesi uğraşı da söz konusudur.

6. Çatalhöyük (MÖ 7600-4000)

Konya ilinin Cumra ilçesi sınırlarında yer alan Çatalhöyük, iki tepe arasında olması sebebiyle çatal ismiyle anılmaktadır. Erken neolitik çağa ait izlerin örneklerine rastlanan alan, doğu ve batı yerleşimleri olarak ikiye ayrılmıştır. Nüfusunun dört bin ila sekiz bin arasında değiştiği tahmin edilen bu yaşam alanında şehirleşmenin ilk örnekleriyle karşılaşmaktayız.

Peki bugün Çatalhöyük’e ziyarete gittiğinizde nelerle karşılaşacaksınız? Öncelikle kerpiçten yapılmış yapıların birbirine bitişik inşa edilmiş olması, kentin doğal savunma ihtiyacını doğrudan karşılamış bulunmaktadır. Penceresi ve kapıları olmayan bu evlere girmek ve içlerini havalandırmak için damların üzerindeki açıklıklar kullanılmaktaydı. Yaşamın damların üzerinde olduğu ve sokakların olmadığı bu yerleşim yerindeki kimi boşluklar arasında çöplerin olduğu ya da evcilleştirilmiş hayvanların barındığı tespit edilmiştir. Evler kare ya da dikdörtgen planlı olup tek odalı ya da ihtiyaca göre zaman içerisinde iki veya üç odalı olacak şekilde inşa edilmişlerdir. Ölen aile fertleri evlerin zeminine defnedilmekteydi. Cenin pozisyonunda defnedilen insanların başları ve gövdeleri kimi zaman ayrı ayrı gömülürdü.

Evin köşelerindeyse seki olarak isimlendirdiğimiz, zeminden biraz daha yüksek olarak yapılmış dinlenme ve uyuma yerleri yer almaktaydı. Bu sekilere ev halkı hasırlarını serer ve oturma, uyuma gibi ihtiyaçlarını burada giderirlerdi. Kimi zaman ise odalardan biri kiler olarak kullanılırdı. Isınma, ev içerisinde yer alan ocaklar sayesinde gerçekleşirdi. Yine dumanın çıkması için damdaki açıklıklar kullanılırdı.

Dikkat çeken bir diğer konuysa, evlerin beden duvarlarındaki resimlerdir. Kimi zaman bir av sahnesi, kimi zamansa cenaze törenlerinin işlendiği bu resimlerde, çeşitli hayvan figürleri ve kutsal motifler de yer almaktaydı.

7. Aşıklı Höyük

Sahada yapılan arkeolojik çalışmalar neticesinde, İç Anadolu bölgesinin en eski yerleşim yerlerinden biri olduğu belirlenen Aşıklı Höyük’te ilk tarihlendirmeler MÖ 9000’lere yapılmıştır. Burada yer alan ilk evler oval ve toprağa gömülüdür, fakat MÖ 8000’lere gelindikçe evler kare planlı yapılmaya başlanmış ve kerpiç tuğladan inşa edilmiştir. Bu yıllarda dikkat çeken bir diğer husus ise özel amaçlar için kullanıma hazır yapılar yapılmış olmasıdır.

Elbette Aşıklı Höyük’te yaşayan insanlar, barındıkları yerleri kerpiçle sarıp üstlerine bir çatı ekledikten sonra hemen tarıma geçmemişlerdi. Avcılık ve tarımın bir ara yürütüldüğü bir çağda muhtemelen iş bölümleri de ortaya çıkmaya başlamıştı. Köyün bir bölümü avcılık için araziye çıkarken bir bölümü de sepet ve boncuk yapımında, deri ve post işlemesinde çalışmış ya da tarımsal süreci idare ederek tarımda uzmanlaşmış ve uzmanlaştıkları alanlarda ilk iş paylaşımlarında bulunmuşlardır. Bu iş paylaşımlarında Aşıklı Höyük de diğer yerleşimler gibi önemli bir merkezdir.

Aşıklı Höyük için sosyal medya kanallarında paylaşılan bir diğer husus ise “ilk beyin ameliyatının gerçekleştiği yer” olduğudur. Peki, gerçekten öyle mi?

Ameliyat olarak bahsedilen bu husus aslında bir trepanasyon! Hastalanan ya da akli dengesi yerinde olmayan kişilerin içine giren kötü ruhların, kafatasına açılan bir delikten çıkabileceğine inanılırdı. Ancak dönemin şartları da düşünüldüğünde, bu operasyonun sonrasında hayatta kalabilen insan sayısı çok azdı. Kalabilenler de ya hayatlarına engelli olarak devam ediyorlardı ya da daha sağlıklı hale gelmişlerse “Tanrı’nın koruduğu kişi” olarak görülmeye başlıyorlardı.

8. Can Hasan Höyüğü

Karaman ilinin Alaçatı köyünde yer alan Can Hasan Höyüğü, ismini aslında köyün eski isminden almaktaydı. Can Hasan köyünün ismi sonradan Alaçatı olarak değiştirilse de höyüğün ismi değiştirilmemiştir.

Bugün Can Hasan Höyüğü’nü ziyaret ettiğinizde karşınıza üç alan çıkacaktır. Can Hasan 1, kalkolitik çağa dair verilerin olduğu bir bölgedir. Can Hasan 2’de Helenistik döneme ve Roma dönemine dair veriler bulunmaktadır. Can Hasan 3 ise neolitik döneme tanıklık etmiş bir bölgedir. Burada yapılan incelemeler sonrasında bölgede buğday, çavdar, arpa, keçi, domuz, köpek, balık, sığır gibi yerleşik hayata katkı sağlayacak unsurlar bulunmuştur.

Can Hasan’da dikkat çeken bir diğer önemli konu ise çanak çömleksiz döneme ait oldukça ilkel ve estetik algısından uzak kapların bulunmasıdır.

9. Bazı Önemli Neolitik Dönem Yerleşim Yerleri

Hacılar Höyüğü – Burdur

Bademağacı Höyüğü – Antalya

Höyücek – Burdur

Kuruçay Höyüğü – Burdur

Orman Fidanlığı – Eskişehir

Süberde / Görüklük Tepe – Konya

Çatalhöyük – Konya

Pınarbaşı – Karaman

Can Hasan – Karaman

Aşağı Pınar – Kırklareli

Hoca Çeşme – Edirne

Yarımburgaz – İstanbul

Fikirtepe – İstanbul

Ilıpınar Höyüğü – Bursa

Kumtepe Höyüğü – Çanakkale

Beşik / Sivritepe – Çanakkale

Ulucak Höyüğü – İzmir

Latmos – Muğla

Beycesultan Höyüğü – Denizli

Yumuktepe Höyüğü – Mersin

Köşk Höyük – Niğde

Musular – Aksaray

Aşıklı Höyük – Aksaray

Büyük Güllücek Höyüğü – Çorum

Domuztepe Höyüğü – Osmaniye

Demircitepe Höyüğü – Diyarbakır

Cafer Höyük – Malatya

Nevali Çori – Şanlıurfa

Göbeklitepe – Şanlıurfa

Çayönü – Diyarbakır

Körtik Tepe – Diyarbakır

Demircitepe Höyüğü – Diyarbakır

Hallan Çemi – Batman

Gusir Höyük – Siirt

Tilkitepe – Van

Tepecik Höyüğü – Elazığ

İkiz Höyük – Malatya

VIII
Maden Çağı

1. Madenin İşlenmesi, Doğa Tahribatı ve Seri Üretim Çabası: Kalkolitik Çağ (MÖ 5000-3000)

Geç neolitik çağın hemen arkasından gelen çağı tanımlayan kalkolitik kelimesi, Yunancada “bakır” anlamına gelen khalkos (χαλκός) ve “taş” anlamına gelen lithos (λίθος) kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur.20 Aslında insanlığın anaerkil toplumdan yavaş yavaş ataerkil topluma geçtiği, savaşların başladığı, toplumsal statülerin oluştuğu, arazilerin özel mülk haline geldiği, meslek sınıflarının çeşitlendiği, şehirlerarası ticaretin sıklaştığı ve en önemlisi yazının ortaya çıktığı dönem olarak bilinmektedir.

Öyleyse kalkolitik çağın diğer dönemlerden en önemli farkı neydi?

Elbette maden!

Kalkolitik çağ dediğimiz dönemde, yüzeyden toplanan madenlerin işlenmesi süreci, çeşitli madenlerin de keşfedilmesiyle geliştirilmiş ve bir adım öteye taşınmıştır. Geç neolitik dönemde insanlar madeni ısıtarak şekillendirmeye çalışırdı. Kalkolitik çağda ise madenler artık eritilerek doğrudan şekillendirilmeye başlanmıştır.

Bakır, kurşun, gümüş, altın gibi madenlerin keşfedildiği bu dönemde artık yüzeyden maden toplama durumu ortadan kalkmış, rezervlerin olduğu maden ocakları açılmıştır. Artan maden kullanımı ve ateşte eritme gibi yeni maden işleme teknikleriyle beraber insanlar doğayı tahrip etmeye de başlamışlardı. Yüksek ısı için gereken odunu temin edebilmek amacıyla civardaki ağaçları kesiyorlardı. Aynı zamanda artan nüfus ve artan beslenme ihtiyaçları sebebiyle ormanlık araziler de tarıma açılıyordu.

Yine bu dönemde çömlekçi çarkının Anadolu’ya girmesiyle beraber seri üretim hızlanmıştır ve pişmiş topraktan yapılmış seramik kap kacaklara, kazıma tekniği kullanılarak ya da boyayla çeşitli motifler bezenmiş, estetik algı öne çıkmıştır.

Bu dönem, Anadolu’ya yapılan göçler sonucunda çeşitli dini ritüellerin ve kültürlerin bir araya geldiği bir dönem olmuştur.21

2. Surların Yükselmesi ve Barınma Yollarıyla Kalkolitik Dönemde Mimari

Bugün kalkolitik çağa ait bir arkeolojik sit alanına gittiğinizde, karşınıza muhtemelen taş temeller ya da kazı başkanlarının büyük emekler vererek hazırladıkları, adına rekonstrüksiyon denen, ziyaretçilerin alanı anlamaları için sonradan yapılmış canlandırma alanları çıkacaktır.

Kalkolitik çağda evler, geç neolitik dönemde olduğu gibi taş temeller üzerine yapılmış ve üzerine kerpiçten hazırlanmış tuğlalar eklenmiştir. Burada taş temelin yapılmış olmasındaki en büyük etken, zeminden nem ve su gelmesi durumunda duvarın yıkılmasını önlemektir. Elbette kerpiçten yapılmış temeller de mevcuttu. Ayrıca gelişen mimari teknikler sebebiyle evlere ikinci bir kat yapma imkânı da sağlanmıştı.

Dörtgen planlı evlerin, bir ana odası ve günümüzde hol diyebileceğimiz bir giriş alanı bulunmaktaydı. Evlerin kapıları küçük bahçelere açılırdı. Bazen de iki katlı olurlar ve üst kata çıkmak için ahşap merdivenler kullanılırdı.

Düz damlı olan evlerin tuğlaları arasına hatıl denen yatay direkler atılır ve evlerin hem içine hem dışına sıva yapılarak dayanıklı olması için uğraşılırdı.

Başta belirttiğimiz gibi kalkolitik çağ, madenin ve ticaretin yoğunlaştığı dönemdi. Bunların olduğu bir yerde savaşlardan kaçınmak maalesef imkânsızdı. Bu sebeple dönemin insanları, yine taş temel üzerine kerpiç tuğlalarla yaptıkları sur duvarlarıyla kendilerini korumaya almışlardı. Burdur Hacılar Höyüğü bu bakımdan örnek verebileceğimiz ilk yerlerdendir.

3. Tarımsal Atılımın Başlangıcı ve Sulu Tarım Yöntemleriyle Kalkolitik Çağda Beslenme

Hayvanların evcilleştirilmesi ve bitkilerin ehlileştirilmesi sonucunda beslenme, geç neolitik dönemdekine benzer özellikler taşımaktaydı. Hatta sulu tarım yapmayı başaran bu dönemin insanları, artık topraktan daha fazla verim alabiliyorlardı. Yani yağmurun yağmasını beklemek yerine doğrudan istedikleri yerlere ufak kanallar açarak tarım alanlarını sulayabiliyorlardı.

IX
Tunç Çağı

1. Derebeylerin ve Sosyal Sınıfların Oluştuğu Dönem: Tunç Çağı (MÖ 3000-1200)

Bu çağ, bakır ve kalayın karıştırılmasıyla elde edilen tunç sayesinde, askeriyede ve savunmada büyük atılımların gerçekleştiği bir dönem olduğu kadar, hem kara yoluyla hem de deniz yoluyla ticaretin geliştiği ve şehir devletlerinin türediği bir dönem olarak da tarihe geçmiştir. Ege, Ortadoğu ve Balkanlar arasında gelişen ticaret ağıyla birlikte, sosyal sınıfların oluştuğu kent kavramının da temelleri atılmıştı.

Karayolu ticaret kervanlarında eşekler kullanılmıştır. Denizyolu ticaretinin nasıl yapıldığı konusunda ise bir noktaya dikkat çekmek gerekir; ticaret için kullanılan ulaşım araçları olarak aklınıza günümüz gemileri gelmemelidir. Daha basit ve karadan çok fazla uzaklaşmayan, özellikle açık ve sakin havalarda ticaret yapan gemiler kullanılmıştır.

Anadolu’da yaşayan halklar hakkında ilk veriler, yazının aktif olarak kullanılmaya başlandığı bu dönemde artan kil tablet kullanımı sayesinde bize ulaşmıştır. Anadolu’nun yerli halklarından Hattiler, günümüzün Çorum’u civarında yaşarken, Hurriler ise Güneydoğu Anadolu bölgesinde yaşamaktaydı. Batıda ise Tarihçi Herodot’un da bahsettiği efsanevi halklar olan Pelasglar, Lelegler ve Karlar yaşamaktaydı.

2. Büyük Surlar ve Katlı Evleriyle Tunç Çağı Mimarisi

Şehir devletlerinin oluştuğu bu dönemde, artık güvenlik problemleri sebebiyle güçlü surların inşası başlamıştı. Taş temel üzerine kerpiç tuğlayla inşa edilen surlar, iç ve dış surlar olarak ikiye ayrılmaktaydı. Şehrin dış surları on metre yüksekliğindeyken iç surlar on beş metreyi buluyordu. Kuşatan taraf sur dibine kadar geldiğinde, kale içinden savunma yapanların sağlıklı atışlar yapamadığı fark edildi; bu sebeple zaman içinde sur duvarları arasına belirli aralıklarla kuleler inşa edilmeye ve sur duvarlarının üst kısımlarında yapılan mazgallar arasında ufak pencereler açılmaya başlandı.

Savunma mimarisi böyleyken sivil mimarideyse kalkolitik çağ mimarisine kıyasla çok fazla bir fark bulunmamaktaydı. Avluya bakan evler dikdörtgen planlı ve iki katlıydı. Zeminin olduğu yer, genellikle depo ve çeşitli eşyaların konulduğu alanlarken üst katlar, günlük yaşamın geçtiği alanlardı. Ayrıca yapı iki katlıysa ikinci kattaki her oda, ortada bulunan bir hole açılırdı; alt katlar hayvanların bakıldığı, erzakların depolandığı alanlar olarak kullanılırdı. Yapılar yığma moloz taştan ya da kerpiç tuğlalardan yapılırdı.

Dar sokakları bulunan şehir kentlerinin en ilgi çekeni ise Kültepe Kaniş-Karum’dur.

3. Artan Nüfus ve Artan Gıda Tüketimiyle Tunç Çağında Beslenme

Kent hayatına geçilen bu çağda artık kentler kendi üretimlerini yapmak yerine civar köylerden elde ettikleri gıda ürünleriyle besleniyorlardı. Yani kentler artık yiyeceğini üretmeyen, dışarıdan temin eden yerleşim yerleri haline gelmişti. Bu dönemde özellikle et ürünlerine duyulan ihtiyacın ve peynir gibi süt ürünlerine yönelik tüketim talebinin artması sebebiyle, sürülerin sayısı da artmıştı ve bu sürüler doğada ciddi tahribatlar oluşturmaya başlamıştı. Bu dönemde artışı en çok dikkat çeken unsurlardan biri de şarap üretimi olmuştur.

Beslenmenin neolitik dönemde atılan temelleri, kalkolitik çağda iyice geliştirilmiştir ve maden çağına geçildiğinde artık insanların beslenme alışkanlıkları iyice oturmuştur. Bu çağda yaşayan topluluklar için amaç, daha çok hayvan ve daha çok tarımsal arazi elde etmek ve güçlü şehir devletleri kurmanın temelini sağlayan madenlere sahip olmaktı.

4. Ticaretin Ataları: Tunç Çağında Asurlular ve Kolonileri

Günümüzde koloni kavramı “sömürü” olarak düşünülse de Asur ticaret kolonileri tanımlamasındaki “koloni” kavramı, bu kelimenin diğer anlamı olan “göçmen toplulukları ya da dışarıdan gelen toplulukları” ifade etmek için kullanılmaktadır. Belki de kafaların karışmaması için “Anadolu’da kurulan Asur ticaret merkezleri” demek daha doğru olacaktır.

Peki, nedir bu ticaret merkezleri?

MÖ 1950-1750 yılları arasındaki 200 yıllık süreçte, Mezopotamya bölgesinde yaşayan Asurlular, hem bölgelerinden temin edemedikleri doğal kaynakları dışarıdan almak hem de para kazanmak için Anadolu toprakları sınırlarına gelmişlerdir. Hemen şunu eklemekte fayda var: Mezopotamya coğrafyasına kıyasla Anadolu toprakları oldukça zengin topraklardı. Sadece Asurlar değil, MÖ 2254-2218 yıllarında Akad Kralı Sargon ve torunu Naram Sin de Anadolu zenginliklerini elde etmek için yoğun çaba göstermiştir ve Toros Dağları’na kadar ilerlemişlerdir.

Öyleyse Anadolu’da olup da Mezopotamya’da olmayan şey neydi?

Başta maden geliyordu. Bakır, altın, gümüş gibi değerli madenlerin yanında kereste, mermer, obsidyen önemli maddelerdi. Tabii Asurlu tüccarlar takas usulü karşılığında kalay, dokuma eşyalar ve süs eşyaları getiriyorlardı.

Asur ülkesinden gelen tüccarların, satışlarını karum ve vabartum adı verilen yerleşimlerde yapmaları gerekiyordu. Bu satışları yapmaları için öncelikle şehir devletlerinin başında yer alan kraldan izin almaları zorunluydu. Kralın belirleyeceği vergi miktarı sonrasında, Asurlu tüccarlar karum ya da vabartumda satış yapmaya hak kazanıyordu.

Asurlu tüccarlar, krala verdikleri vergi sonrasında şehirlerin dışındaki pazar yerlerine tezgâh kurup satış yapabiliyorlardı. İşte bu pazar yerlerine karum deniyordu ama karumları sadece bir tezgâh ve tezgâhın üzerinde sergilenen malların bulunduğu alanlar olarak düşünmeyin; evlerin ve sokakların, arşivlerin, aklınıza gelebilecek her şeyin olduğu yerlerdi karumlar. Vabartumlar ise ticaret yolları üzerinde bulunan ve yine krala verilen vergi sonrasında satış yapılabilen daha küçük yerlerdi.

Anadolu’nun en önemli karum yerleşimlerinden olan Kaniş-Karum merkezine ürünlerinizi satmak için gelecekseniz izleyeceğiniz üç yol vardı. Bunlardan birincisi, Dicle kıyısını izleyerek ilerleyeceğiniz Diyarbakır-Malatya-Darende-Gürün-Pınarbaşı yoludur. İkincisi, yine Asur sınırlarından başlayarak Dicle kıyısından devam eden güzergâh, yani Gezire-Harran-Urfa-Birecik-Antep-Gülek Boğazı yolu. Üçüncüsü ise Antep’e kadar devam eden, Pazarcık-Kahramanmaraş-Kussuk Beli-Elbistan-Sarız-Kuruçay Beli-Pazarviran istikametinden ilerleyen ve Erciyes Dağı üzerinden giden yoldur.

Belki aklınıza Asurlu tüccarların mallarını götürmek için kervanlarında develer kullandıkları gelecektir fakat esasında mallarını eşeklerine yüklerler ve yol güvenliği için tüm yolu köpekleriyle beraber katederlerdi.

Asur ticaret merkezlerinde sadece maddi değil kültürel alışverişin de olduğu dönemde Asurlu tüccarlar, yerli kadınlarla evlenebiliyorlardı. Yerli kadın tüccarların sıklıkla köle ticareti yaptığı ve Asurlu tüccarların, topraklarına kölelerle döndükleri bilinmektedir. Ayrıca bu kültürel alışverişler sırasında, Anadolu toprakları ilk defa Asurlular sayesinde yazıyla tanışmıştı. Yine bu dönemde çömlekçi çarkının kullanımı da artmış oldu.

Bulunan kil tabletlerde yapılan analizler sonucunda, Anadolu’da kırktan fazla karum ve vabartum olduğu tespit edilmiştir.

Bunlardan en önemlileri Kültepe, Acemhöyük, Alişar, İnandıktepe, Kuşsaray ve Alalah’tır.

Anadolu halkları ve Asurlular arasında 200 yıllık ticari ve kültürel alışverişin sonunu elbette Hititler getirmişti.

5. Ticaretle Doğan Kültür Alışverişi

Halaf Kültürü

Bazen bu dönemlerde, insanların dışa kapalı ve kendi içlerinde bir hayat sürdüklerini düşünebiliriz fakat coğrafi faktörler ve hammadde ihtiyacı, toplu halde yaşayan bu grupları sürekli arayışa sokmuştur. İhtiyaç duydukları şeyleri kimi zaman doğrudan kendileri üretmişler, kimi zaman da farklı coğrafyalardan tanıdıkları topluluklardan temin etmişlerdir.

Bugün Türkiye-Suriye sınırı yakınında yer alan Tell Halaf ve çevresinde bulunan Sabi Abyad, Tell Boueid, Mezra-Teleiat höyükleri, Halaf kültürünün temellerini oluşturmaktadır. Kalkolitik çağ süresi boyunca MÖ 6000-5900 yıllarına uzanan Halaf kültürü, Anadolu coğrafyasında da etkisini göstermiştir. Halaf kültürü, Doğu Anadolu bölgesinden Güneydoğu Anadolu ve Doğu Akdeniz bölgesine kadar tüm coğrafyayı etkisi altına almıştır.

Van’da bulunan Tilkitepe’nin yoğun bir obsidyen merkezi olması ve obsidyene duyulan ihtiyaç sebebiyle, buradaki kültürle sürekli etkileşim halinde olunduğu bilinmektedir. Ayrıca Doğu Akdeniz bölgesindeki Yumuktepe Höyüğü’nde ve Tarsus bölgesinde de Halaf kültür izleri mevcuttur, bu kültürün izlerine dair en yoğun buluntular ise Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndedir.

Peki, bu yayılımın olduğunu biz nereden anlıyoruz? Halaf kültürünün özellikleri içinde boyalı ve geometrik desenli, hayvansal figürlü çömlekler başta gelmektedir. Yapılan çalışmalarda da bahsedilen bölgelerde benzer çanak çömlek buluntularının çıkması, bu bölgelerde Halaf kültüründen esintiler olduğunu kanıtlar niteliktedir. Ayrıca bu kültüre dair izler, dairesel planlı kerpiç evlerde de kendini göstermiştir; Yunus Höyük, Coba Höyük, Kurban Höyük ve Nevali Çori’deki yerleşimlerde de bu kültürün izleri bulunmaktadır.

Geç neolitik dönem ile erken kalkolitik dönem arasında yaşanan bu kültür ve ticaret süreci tam iki yüz yıl sürmüştür.

Obeyd Kültürü

MÖ 5900-4300 yıllarına tarihlenen Obeyd kültürü, Güney Mezopotamya topraklarında başlayarak kuzeye doğru ilerlemiştir. Obeyd ismi, ilk incelemelerin Tell El Ubaid Höyüğü’nde yapılması sebebiyle konmuştur fakat daha sonra araştırmacılar, çalışmalardan elde edilen verilere göre, bu kültürün daha da eskiye dayandığı yorumunu yapmıştır.

Obeyd kültüründe artık toplumsal düzende bir sistem oluşturulmuş ve sınıflar arası farklılıklar oluşmaya başlamıştır; bu dönem, kent-devlet olgusunun temellerinin atıldığı dönem olmuştur. Yapılar yer yer iki katlı inşa edilmiş, tapınaklar ortaya çıkmış ve kentlerin çevresi kerpiç duvarlarla örülerek yerleşim yerleri koruma altına alınmıştır.

Nüfusun artmasıyla, şehri beslemek için tarımsal üretimde de artış olmuş, tarımı geliştirmek için kurak alanlara da doğrudan su getirebilen sulama kanalları açılmıştır.

Güneydoğu Anadolu bölgesinde Sakça Höyük, Samsat, Akarçaytepe, Kenantepe, Fıstıklı Höyük ve Domuztepe höyükleri, Obeyd kültürüne dair önemli veriler sunmaktayken Doğu Anadolu bölgesinde ise Arslantepe, Değirmentepe, Tepecik, Tülüntepe, Norşuntepe, Korucutepe ve Pirot höyüklerinde de bu kültüre ait çeşitli izler bulunmaktadır. Doğu Akdeniz coğrafyasındaysa Yumuktepe ve Gözlükule’de Obeyd kültürüne ait izler mevcuttur.

Uruk Kültürü

Obeyd kültürünün hemen arkasından gelen ve MÖ 4000-3100 yıllarına tarihlenen Uruk kültürü, kritik bir çağın son dönemlerini oluşturmaktadır. Bronzun daha da ön plana çıkması sebebiyle, çanak çömlek imalatı daha basit ve yalın hale gelirken, çarklı seramik üretimi de seri üretimin başlangıcı için bir adım olmuştur. Ordu mantığının temelleri yine bu kültür içerisinde gelişirken kent devletlerinin güç kazanması ve tapınak mimarisinin gelişmesi, Uruk kültürünün temel yapıtaşlarından olmuştur. Aynı zamanda çivi yazısının temelleri Uruk kültüründe atılmıştır.

Uruk kültürüne dair ilk buluntulara, günümüzde Tel El-Varka adıyla bilinen bir Sümer kenti olan Uruk şehrinde rastlanmıştır. Uruk kültürü seramikleri, daha basit, boyasız ya da açık renklidir. Ayrıca bu dönemde mühür sanatına, kil tabletlere ve ticari sözleşmeler gibi buluntulara daha sık rastlanmıştır.

Mezopotamya kültüründeki hammadde arayışı, zaman içerisinde diğer bölgelere de yayılmış ve Güney İran bölgesinden Anadolu coğrafyasına kadar uzanmıştır. Özellikle Anadolu’da Hacı-nebi, Zeytinlibahçe Höyüğü, Kurban Höyük ve Arslantepe Höyüğü, Uruk kültürünün etkisi altına girmiştir.

4. Görsel: Halaf kültürüne ait çanak çömlek parçaları


6. Beylerin ve Kılıçların Dönemi: Kalkolitik Çağ ve Tunç Çağı Kentleri

Ticaretin Kalbi Kültepe/Kaniş

Kayseri il merkezine 22 km uzaklıkta yer alan Kültepe bölgesi Asurlulardan Hititlere ve Roma dönemine kadar kullanılan bir yaşam bölgesi olmuştur. Höyüğün Kültepe ismini almasındaki sebep ise uzaktan bakıldığında alanın kül renginde görünmesidir. Bir diğer güncel ismi ise Kara Höyük’tür. Burası bir zamanların karum yerleşimiydi, yani Asurluların ticareti organize ettikleri merkezdi.

Anadolu’nun en eski çiviyazılı tabletlerine burada erişilmiş olup bu tabletlere Kapadokya tabletleri de denir. 19. yüzyılda bölgeye gelen yabancı araştırmacılar tarafından çeşitli kazı girişimleri olmuş, bulunan tabletler ülke dışına çıkarılmıştır. 19.yüzyılda yaşanan bu arkeolojik yarış sebebiyle höyük katmanlarında ciddi tahribatlar yaşanmıştır.

Yüzeyden aşağıya doğru inildikçe Helen-Roma, demir çağı, Hititler, Asur koloni dönemi, orta ve erken tunç çağı dönemlerine rastlanmıştır.

Kültepe’de bulunan tabletler özellikle yaşanan çağ hakkında oldukça fazla veri sağlamaktadır. Asur dönemine ait bu tabletler, borç senetleri ve ticari anlaşmalar gibi ticaret hayatına dair faaliyetleri belirten kaynaklar ve günlük yaşamda tüketilen malları, ihtiyaçları vb. anlatan yazılı kaynaklar olması nedeniyle önemlidir.

Anadolu’nun En Eski Yerleşimlerinden: Aslantepe

Malatya ilinin Battalgazi ilçesinde bulunan Aslantepe Höyüğü, Anadolu’nun en eski kent yerleşimlerinden biri olması sebebiyle oldukça önemlidir. MÖ 3300-3000 yıllarına uzanan kerpiç sarayı ve MÖ 3600-3500’lere dayanan tapınak yapısıyla kralların, askeri sınıfın ve din adamlarının oluşturduğu sosyal sınıfın temelleri, Aslantepe Höyüğü’nde yaşayanlar arasında mevcuttu.

1930 yıllarında Louis Delaporte başkanlığındaki Fransız ekip tarafından ilk kazılar yapılmaya başlanmıştır. Ele geçirilen buluntular arasındaki kılıçlar, madeni değeri olan eşyalar ve mühürler bölge hakkında çeşitli yorumlar yapma olanağı sağlamıştır. Özellikle mühürlerin incelenmesi sonucunda Aslantepe’de ticaretin yoğun olarak yapıldığı anlaşılmıştır.

2021 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne eklenmesine bölgenin önemi daha da artmıştır.

Anadolu’daki İlk Höyük Çalışmaları: Tilkitepe

Van ilindeki Tilkitepe Höyüğü, günümüzde Van havaalanı parselleri içerisinde bulunmaktadır. Tilkitepe Höyüğü kazı çalışmaları, 1899’da W. Belck başkanlığındaki bir ekip tarafından yürütülmüştür. Saha, kalkolitik çağ ve tunç çağının yanı sıra Doğu Anadolu Bölgesi için de değerli veriler sunmaktadır.

Tunç Çağında Bir Liman Kenti: Limantepe

İzmir’in Urla ilçesinde yer alan Limantepe kazıları, Ege Bölgesi için oldukça dikkat çekici bir özelliğe sahiptir. Troya kenti ve kazıları, tunç çağına dair değerli veriler sunar; Kuzey Ege’den aşağılara inildikçe de tunç çağına dair yerleşimler söz konusudur. Bunlardan biri olan Limantepe, deniz ticaretiyle olan bağları ve kalkolitik çağa kadar uzanan geçmişiyle önemli bir merkez olma yolundadır.

X
Hititler

Balkanlardan gelerek Anadolu içlerine kadar ilerleyen ve Hattilerle kültürel anlamda kaynaşan Nesilileri tarih kitaplarında Hititler olarak göreceğiz. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında ise onlara kimi zaman Etiler de denmiştir.

Hint-Avrupa kökenli olan kavim, Hatti diyarlarına yerleşerek onların kültürel değerlerini ve dillerini zaman içerisinde benimsemişti. Hattilerle kurulan bağlar sebebiyle Hitit çiviyazısı belgelerinde Nesice kelime ya da cümlelere çok ender rastlanmaktadır.

Hattilerle kaynaşmaları sonucunda zaman içerisinde Nesililer, şehir devletlerinin idaresinde ve yönetiminde sorumluluklar almaya başlamışlardı. Görev aldıkları yerlerden biri, yeri günümüzde tam olarak netleşmeyen Kuşşara Krallığı’dır ve başında Kral Anitta yer almaktadır.

Kral Anitta, fetih politikaları ve çevresindeki şehir kentleriyle yaşadığı problemler sebebiyle kendisini sürekli güçlendirmeye çalışmaktaydı. Özellikle Kaniş ve Hattuşaş’la arası hiç iyi değildi. 1400 kişilik bir piyade ordusu ve 40 tane savaş arabasıyla bu iki kentte saldırı düzenlemişti.

İşin ilginç yanı Kral Anitta, Kaniş’e karşı oldukça kibar ve halkına da nazik davranırken aynısını Hattuşaş kenti için söylemek mümkün değildi. Bir gece yarısı yaptığı baskın sonucunda kenti yağmalayıp kimseye merhamet etmeyen Kral Anitta, burayı lanetleyerek yaban otu dikti ve kimsenin buraya yerleşmemesini söyledi.

Kral Anitta’dan sonra başa geçen Kral Labarna da devletin sınırlarını genişletmek için yoğun çaba sarf etmiştir. Fakat onun döneminde de Hitit ismi kullanılmamaktadır ve başkent Hattuşaş değildir. I. Hattuşili (MÖ 1650-1620) başa geçtiğinde Hattuşaş başkent ilan edilmiştir. Tabii I. Hattuşili yeni başkent yaptığı yere kendi ismini vermiştir ve Hititçe bir ek olan a/aş eklenerek yeni yerleşimin ismi Hattuşa/Hattuşaş olmuştur.22

1. Aşağı ve Yukarı Kentleriyle Hitit Şehirleşmesi ve Mimari Durumu

400 yıl boyunca Hititlere ev sahipliği yapan Hattuşaş’a vardığınızda, size o dönemi hatırlatacak surlarla karşılaşacaksınız. Aslında bu sur duvarları bize oldukça fazla bilgi veriyor. Buradaki sur duvarlarını sadece savunma aracı olarak görmemek gerek. Bu sur örneği, saray yapılarından tapınak mimarisine kadar tüm yapıların temelinde kullanılan taş temel ve kerpicin bir örneğini teşkil ediyor.

Hattuşaş, aşağı şehir ve yukarı şehir olarak ikiye ayrılmıştır. Aşağı şehir Asur ticaret kolonilerine ait temeller üzerine kurulurken, yukarı şehir kralların yaşadığı ve kamusal işlerin yönetildiği yerdi, yani imparatorluğun kalbiydi.

Hattuşaş kentindeki birçok yapı asimetrik planlıdır. Ayrıca Roma ve Helen dönemlerinde olduğu gibi mermer sütün başlıkları ve sütunlar yoktur. Bunun yerine ahşap direkler ve yapıların arasına sağlamlaştırmak adına koyulan hatıllardan, Hititlerde ahşabın ne kadar önemli olduğunu da görmüş oluyoruz.

Elbette Hattuşaş sadece tapınakların ve saray yönetiminin olduğu bir alan değildi. Arşivlerin olduğu iki katlı yapılar da mevcuttu ve günümüzdeki gibi ahşap raflar üzerine sıra sıra koyulan devlet arşivleri vardı. Kentin en önemli yapılarından birisi tahıl depolarıydı. Vergilerle ve üretimle elde edilen tahıllar büyük ambarlarda saklanır ve bu ambarlar özenle korunurdu. Bu tahıl ambarlarının bir kıtlık ya da savaş durumunda 20-35 bin kişilik bir nüfusu bir yıl boyunca doyuracağı tahmin edilmektedir.

Kente girişi sağlayan altı kapı arasında Aslanlı Kapı, Sfenksli Kapı ve Kral Kapısı oldukça popülerdir. Özellikle gizli bir geçit olduğu düşünülen potern girişinin hâlâ tam olarak neden yapıldığı bilinmemektedir. Bazı araştırmacılara göre poternler bir saldırı esnasında bu kapılardan kaçmak için kullanılıyordu, bazılarına göreyse düşman askerlerinin arkasından dolanmak için yapılmıştı. Öte yandan bazı araştırmacılar da bu kapıların dini ayinlerde kullanıldığını söylüyor fakat bu konuda net bir bilgi hâlâ bulunmamaktadır.

Hattuşaş’ta sivil mimariye rastlama ihtimali çok düşüktür. Hatta halkın Hattuşaş’a yakın irili ufaklı köylerde yaşadığı düşünülmektedir fakat surlar içerisindeki bazı kalıntıların sivil yapılara ait olduğu da düşünülüyor. Bu yapıların da yine yukarıda bahsettiğimiz gibi asimetrik planda olduğu fark ediliyor ve düz damlı, iki odalı, bazense iki katlı yapılar olarak dikkat çekiyorlar.

1.Prof. Dr. Erksin Gülgeç, “Anadolu’nun Yüz Milyon Yılı”, Arkeo Atlas, Sayı I, 2002, s. 14.
2.D.V. Ager & O. Monod. “Güney Anadolu’daki Yeni Ön Mesozoyik Brakiyopodlar”, Maden Tetkik ve Arama Dergisi, 91(91).
3.F.S. Alpaslan, “Anadolu Erken Pliyosen Küçük Memeli Topluluğu: Paleontolojik ve Paleokolojik Anlamları”, Arkeometri Sonuçları Toplantısı, s. 1-10.
4.Prof. Dr. Erksin Gülgeç, “Anadolu’nun Yüz Milyon Yılı”, Arkeo Atlas, Sayı I, 2002, s. 14.
5.Arkeolojik Eser Kataloğu, Şanlıurfa Müzesi, Oma Oma Medya ve Yayıncılık, Eylül 2021, İstanbul, s. 16.
6.Celal Şimşek, “Lykos (Çürüksu) Vadisi’nin Zenginlikleri”, Güney Ege Kalkınma Ajansı, 4/33, Ankara, 2017, s. 38-40.
7.Veli Sevin, Anadolu Arkeolojisi, Der Yayınları, İstanbul, s. 5.
8.Prof.Dr. Galip Akın, Paleolitik’ten Kalkolitik Çağ’a Barınma ve Yerleşim Yerleri, Alter Yayınları, Ankara, 2018, s. 21-26.
9.Ece Eren & İsmail Özer, “Eski Anadolu Toplumlarında Beslenme Alışkanlıkları”, Güncel Turizm Araştırmaları Dergisi, 2 (Ek1), 2018, s. 308-323.
10.Veli Sevin, Anadolu Arkeolojisi, Der Yayınları, İstanbul, s. 12.
11.Yüksel Arslantaş, “Paleolitik ve Mezolitik (Epipaleolitik) Çağ’da Barınma”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 24 (2), 2014, s. 319-344.
12.Harun Taşkıran, “Prehistorik Arkeoloji ve Mağaralar”, Mavi Gezegen, sayı 24, 2018 s. 63-68.
13.Işın Yalçınkaya, “Karain Mağarasının Anadolu İskân Tarihindeki Yeri ve Önemi”, Erdem, 4 (10), 1988, s. 39-52.
14.Muhsin Ertürk Budak, “Doğu Anadolu’nun Kayaüstü Resimleri (Kars-Kağızman)”, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, 2014(4), s. 68-71.
15.Prof. Dr. Güven Arsebük, “Yarımburgaz Mağarası”, Arkeo Atlas, sayı I, 2002, s. 49.
16.Harun Taşkıran, “Prehistorik Arkeoloji ve Mağaralar”, Mavi Gezegen, sayı 24, 2018 s. 63-68.
17.Veli Sevin, Anadolu Arkeolojisi, Der Yayınları, İstanbul. S.15
18.Nazmiye Mutluay, Anadolu Neolitik Çağ Uygarlığı, Alter Yayınları, Ankara, 2010, s. 24-27.
19.Priscilla Mary Işın, Avcılıktan Gurmeliğe Yemeğin Kültürel Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2020, s. 23.
20.Veli Sevin, Anadolu Arkeolojisi, Der Yayınları, İstanbul, s.71.
21.Sırrı Tiryaki, “Kalkolitik Çağ’da Doğu Anadolu Bölgesi Madenciliğinin Başlangıç Evreleri”, Bingöl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (BUSBED), 7 (13), 2017, s. 178-200.
22.Elif Fatma Salihoğlu, Deniz Demirarslan, “Hitit Uygarlığında Büyük Tapınak Mimarisi ve Etkileri”, Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 11 (3), 2017, s. 1761-1779.

Bepul matn qismi tugad.

10 484,72 s`om
16 130,34 s`om
−35%
Yosh cheklamasi:
0+
Litresda chiqarilgan sana:
17 may 2024
Hajm:
245 Sahifa 42 illyustratsiayalar
ISBN:
9786258361308
Mualliflik huquqi egasi:
Maya Kitap
Yuklab olish formati:

O'xshash kitoblar